DOĞAN ÇETİN: YIKIK ŞEHRİN ESKİCİSİ

Eskiciiii, eskiiiiciii diye ses doğmuş yıkık şehre. Sessizlik şaşırmış, gök şaşırmış… Hiç çarpacak duvar yokmuş. Ses sahibini bulmuş yine, bir kağıt kesiği gibi acımasız bir acıyla oturmuş kucağına. Ses ağlamış, ses ağlamış. Kantarında ne hatıralar tartmış, tezgahında ne eskiler taşımış olmalı oysaki eskici. Şimdi bir hurda yığını oysa bir şehir. Tartsa kaç bin yıl çeker belki.

07 Nisan 2017 Cuma | PolitikART

Nereden öğrendiler bu zulmü

Neyle deştiler ki vicdanlarını 

Kaç para istediler şerefe

Acep kaç yalan söylediler sevgiye

nedendir hep revaçta ihanet

Ve kötü neden bu kadar mükemmel

Peki, söyleyin hele

Devran görecek mi gününü… 


Yıkık şehrin eskicisi biliyor her şeyi… 

O kadirmiş bir tek evveli zamandan bu günü çıkarınca kalan sonuca. Zalimin cebirinde basit bir sonuçmuş yıkık şehirler. Ben bilmem o söyledi. Hem, kaç mermi çıkınca bedenden geriye ne kalır bir o biliyormuş. 


Eskici anlattı yıkık şehrin tüm mahremini…

Gölgesi yokmuş yıkık şehirlerin. Ruh gibi… Gecesi ışıksız, toprak altındaki kadar merhum. Ölüm gibiymiş gün batımı, gece hafifletiyormuş bu yüzden şehri. Altı ve üstü ikiye bölen o çizgi, arsız bir ispiyoncu gibi terk etmiş ilk gece şehri. Sokaklar sarmaş dolaş, sokaklar belli belirsiz bir yüz gibi iyice kedere çekilmiş.  


Eskici görmüş merdivensiz şehirleri…

Gönülsüz birkaç minare kalmış yaralı şehrin kalbine saplı bir ok gibi. Şehrin bir ucunda, bir de bir diğer ucunda, bir başında bir de ayak ucunda iki dikili taş gibi. Penceresiz her kuytu tüm mahremi saçık, kapısız tüm köşeler hayatları sahipsiz kılmış. O gün asmış kendini tüm adresler, köşe başlarının yokluğuna isyan edip… O geniş meydan da aklını yitirmiş. Tüm heybetiyle bir şehrin koca bir meydana bürünmesi de neyin nesiymiş…


Eskici işitmiş hatıraların çığlıklarını…

Her şeyi çok sesle ve bin dilden anlatırcasına inliyormuş şehir. Anlaşılmaz bir uğultu eserken koca bir toz kaldırıyormuş o uzun sabahlar. Kırık bir şahmeran tablosu, bir bayram sabahına gizlenmiş sahibsiz pabuç, Cemile’nin kırmızı saç tokası, kim bilir kaç alnı öpmüş bir asırlık bir seccade, Taybet ananın kızılyıldız işlemeli ak tülbendi, tüm illegalliğiyle bir kefiye ve bir de esen her meltemde sahibine ıslık çalan boş kovanlar… Eskiciye seslenmiş hep birden, çok sesle ve bin dilden…


Eskici dolanmış şehrin bodrumlarında…

Ağır bir kapak gibi kalkanıyla örtülü gizli bir geçitmiş. Haram saatlerin tik takı vururmuş karanlığın en dibinde. Suyu çekilmiş çelikten zincirle boyna vurulmuş koca taşlar üzerine yazılmış efsuni sözler. İnatla boyalı duvarlara direnmeye mahsus son söz asılıymış. Bir de bir kehanetin yoklaması tutulmuş bir liste. İsimler asılıymış ardı sıra. Hepsi buradaymış, yıkık şehrin direnenler mahallinde. Hepsi geçmiş bu geçitten, kalanlar kalmış… Sel vurmuş bir şehrin su dolmamış bodrumları, gururla doluymuş. Eskici görmüş…


Eskici bilirmiş, eskiden…

Eskiden tüm buralar hayatmış. Gök gülermiş, su severmiş bu şehri. Gündüzü gecesine gecesi gündüzüne aşık bir kara sevda hikayesiymiş şehir. Kavuşamayan gündüz ve gece şehrin üstüne resmedermiş en güzel sözlerini birbirleri için. Toprağında çatlamış ellerin sızısı vururmuş vicdanlarına. Sızısında büyür vicdan. Vicdanı büyük bir şehirmiş bu şehir. İnadı, direnci ve kavgası büyükmüş bu şehrin… Derler ki büyük bir ızdırap göçünün ardından bir kadim millet susuzluğun ölüme yürüttüğü bir ateş geçidi ardından inat çeşmesinde soluk almış, kana kana bu sudan hayat bulmuş bu millet. İnadı ondanmış. Yine derler ki bu milletin bir ızdırap mevsimi öncesi, evrenin en biricik baharında, dağla taşla, yavru kuşla, bir çınardan fesleğene, bir boğadan bir gelin böceğine kadar evreni evi bilen herkesle kesilmiş ahitleri varmış. Herkes adına “zulmeden varsa direnen de olacak” diye görev bellemişler bir meçhul kehaneti. Ses vermiş millet, salık vermiş, “zulmeden varsa direnen de olacak, zulmeden varsa direnen de olacak” İnatçı bir millet direnen bir millet, inatçı bir şehir direnen bir şehirmiş şehir. 


Eskici bilir, eskici de ordaymış …

Dağ meyletmiş bu şehre, şehir yüzünü sürmüş yamaçlarına. Meydanlarında belalı ateşler yakarmış sevdiğine tövbeli çocuklar. Ne bir heyula ne bir kuruntu düpedüz essahmış. Kan değmiş toprağa! Bir şehir, kan ve vatan. Sözleriyle mimli çocuklar tutarmış şehrin nöbetini. Dağın gölgesi şehre düştüğü an cesaret dolarmış şehir, gönderine gerilla silüetleri çekili bir şehir. Göklerinde izli fişeklerle çizili zaferler asılıymış, yeni doğanın kulağına kehanet üflenirmiş. Kavgasına kırk gün kırk gece şölenler kurulur, belasına kırk gün kırk gece azap dizilirmiş. 


Eskici kulaklarıyla duymuş…

Yıkık şehrin çeperinde dolanırmış ihanet. Ne büyük bela, ne elim kader! Şehrin bu gününe sebepler söyler, acı şarkılar yakar, kirli fitneler ekermiş; “Durup durup duraydık da olmayaydık yıkık. Susup susup susaydık da doğmayaydı zulüm.” 

Sonra şehir ses mukabil, sonra şehir ses verirmiş  “Yok sebep zalime hayatımıza kast etmenin, bizi bizden ötürü vururlar. Heyhat heyhat! şehirlerimizi yıktılar… Heyhat heyhat! şehirlerimizi yıktılar. Onur ölmedi, onur ölmedi! İnat çeşmesinden su içenler, direnilecek diye ahit kesenler, çözdüler bin yılların kehanetini.”


Eskici seslenmiş şehre… 

Eskiciiii, eskiiiiciii diye ses doğmuş yıkık şehre. Sessizlik şaşırmış, gök şaşırmış… Hiç çarpacak duvar yokmuş. Ses sahibini bulmuş yine, bir kağıt kesiği gibi acımasız bir acıyla oturmuş kucağına. Ses ağlamış, ses ağlamış. Kantarında ne hatıralar tartmış, tezgahında ne eskiler taşımış olmalı oysaki eskici. Şimdi bir hurda yığını oysa bir şehir. Tartsa kaç bin yıl çeker belki. 


Şehir eskicinin yüreğine bir mayın gibi bırakmış hikayesini…

Eskici hiçbir eskiye göz dikmeden, umursamadan hurdanın kıymetini şehrin taa orta yerinde, sağ elini yumruklayıp göğsüne vura vura, hıçkıra hıçkıra, yeni bir ahit keser gibi söylenmiş, taşmış yüreği sesi taşmış; “göz görsün göz görsün, göstereceğiz zulme gününü! Göz görsün göz görsün, göstereceğiz zulme gününü!”

Yıkık taşlar, un ufak kiremitler, parçalanmış kalaslar, demir yığınları, hatıranın bin türlüsünü taşıyan tüm yıkıntılar ve yıkık şehir sormuş, sormuş; “eskici kim? eskici kim? eskici kim?” 

Eskici, eskiye dair bir öykü bırakmış, yeni bir de ahit! Şehrin karanlık duvarlarını eskici kılığıyla aşan yıkık şehrin eskicisi, yıkık şehrin öykücüsü, yıkık şehirden gerilla yüküyle yeni bir ahitle gözden kaybolmuş, dağların gölgesinin şehre düştüğü bir vakit… 


729

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA