ZÎLAN SU: Hepimizin çıplak vicdanı oldu KEMAL

Mustafa Yeşilyurt’un, “Bahar gelir, sular coşar, yüce dağlar, yollar aşar” ezgisini dinliyordu o an belki de, bilemiyoruz. Bahar gelmişti, sular coşmuştu. Newroz bayramıydı. Direniş zamanıydı. Cesaretini toplamak için kim bilir ne uykusuz geceler geçirmişti. Ankara’da kan sıçramıştı üzerine çünkü.

07 Nisan 2017 Cuma | PolitikART

Hayat tesadüflerden ibarettir kimi zaman. Ve hayata yüklediğin anlamlardır tesadüfleri besleyen. O tesadüflerin hayatın anlamı olduğuna kanaat getirirsin sonra. Sonra o anlamı bulduğunda hiçbir şey tesadüf değil dersin. Acayip bir bütünlük duygusunu yaratır o bağ. Hayat, anlam ve tesadüfler bağı. Bir eşiğe geldiğini hissedersin sonra. Eşik bir başlangıç ritüelini anlatır belki de. Bir tür araf halidir esasında. Hani derler ya ne içindesindir çemberin ne de dışında. Ya eşiği geçersin ya da… 

Sonra dalgalar gelir. Yüreğine vura vura büyüyen dalgalar. Vurdukça sarsan. Sarstıkça saran. Sardıkça susturan dalgalar.  Özgür yaşama kayıtlı, aşka yazgılı hakikatten sapman için sana çarpıp duran dalgalar. Geri çekilirsin sonra. Hazin hazin ağlarsın. Yalnız kalmak istersin hep. Bir kuytuda bir noktaya takılı kalır gözlerin. Anlamlarını yitirirsin bir bir. Hayatın kıyısında yaralı bir yolcu olursun. Nereye varacağını bilemeyen rotasız bir kuş misali. Hayata yüklediğin anlamlardan biriktirdiğin enerji tükenir yavaş yavaş. Anlamların azalır. Tutunduğun dallar eskimeye başlar. Bir çocuğun gözyaşında saklı olan acı, yüreğini dağlayıp durur, diyemezsin. Yaşamı katledilenler giderek çoğalır. Yaşamı katledilenler ile katlolan yaşam acıtır. Anlamlarını yitirmiş bir hayatın ömürden öte bir değeri kalmaz, diyemezsin. Zamanın sızılı düğümü boğazında durur. Yine diyemezsin ve donarsın. 

Sonra bir Newroz sabahı Cihat Aşkın’ın “Umutsuz” ezgisine kayıtlı olan kemanını evde bırakır Kemal. Geceden yollara düşer. Mustafa Yeşilyurt’un, “bahar gelir, sular coşar, yüce dağlar, yollar aşar” ezgisini dinliyordu o an belki de, bilemiyoruz. Bahar gelmişti, sular coşmuştu. Newroz bayramıydı. Direniş zamanıydı. Cesaretini toplamak için kim bilir ne uykusuz geceler geçirmişti. Ankara’da kan sıçramıştı üzerine çünkü. Her şey o zaman başlamıştı. 10 Ekim 2015. Ondan önce Suruç. Nerede bir ışık görse oraya saldırmıştı karanlık. Mum olup o ışığı korumaya ant içen arkadaşlarının kanı sıçramıştı üzerine. Babasını özledi belki de o an en çok. Sırtını dayayıp teselli bulacağı babasını. Kendimizden biliriz. Babalarımızın ölümünü çok zor kabul ederiz. Cemal Süreya’nın “Sizin hiç babanız öldü mü” şiiri ile büyüyen kuşaklardık ne de olsa. Sonra o katliamda babasını kaybeden arkadaşlarımızı hatırlarız birbir. Rojda’yı, Sema’yı… 

O günden bugüne Kemal Newroz’a, Amed Newroz’una gelmenin hayalini kurdu belki de. Günlerce gecelerce cesaretini toplamak için uyumadı ya da kimbilir bir katliam görmüşlüğü vardı. O katliama rağmen yine barış için, özgürlük için hakikat için gitmek gerekti Newroz’a. Bunu en çok kendisine ispatlayacaktı. O yüzden geceden hazırlıklarının hepsini yapmış ya. En ince ayrıntısına kadar düşünmüştü ya Kemal. 

Ama o sorunun cevabını bir türlü bulamıyordu. İki yıldır aradığımız cevabı o da bulamıyordu. Amed neden suskundu?. Oysa bildiği Amed, Suruç, Ankara, Sur, Nusaybin, Cizre’nin hesabını sorardı. Kendisinin onca katliamdan, korkudan, kandan sonra atacağı adımın Amed’in sessizliğini bozacağına inanıyordu belki de, kim bilir? Dedik ya hayat bu. Tesadüfleri besleyen hayata yüklediğin anlamlar işte. Amed’in sessizliği kendi sessizliği olmuştu. Ve bu sessizliği kırmak en büyük amacı. Nicedir kendinden kaçan Amed’in sessizliğine ses olmak istiyordu belki de. En samimi, en çıplak haliyle. 

Sonra o sabah bakışının asılı kaldığı gözler. Abdurrahman Gök’ün gözleri. Onu gören ve çıplak vicdanlarımıza seslenen gözler. Bu da bir tesadüftü işte. Abdurrahman’ı tanıyanlar bilirler onun yüreğini vicdanının koruduğunu. Abdurrahman’ı ekranlardan dinleyenler, anlarlar onun hissetmediği düşünceyi dile dökmediğini. Abdurrahman’ın haberlerini okuyanlar hissederler onun yaşamın her ayrıntısında hakikate olan borcunu ödediğini. Abdurrahman’ı hissedenler bilirler onun mahçup bakışına artık Kemal’in bakışının da işlendiğini. Ve o mahçubiyeti bir ömür taşıyacağını. Haber onun için hakikati anlatmanın bir yöntemiydi sadece. Bir amaç değildi. Bu yöntemi yürekten yüreğe hakikati işlemek için kullanıyordu o kadar. Onun için gözünün değdiği her gerçek yüreğimize dokunuyordu ya. Belki de en çok o yüzden zorlandı. Orada karşısında Kemal’in ona bakan gözleri, o bakışlar… Anlatamadığı, sesini titreten, yüreğinin sızısı bir mücadele gerekçesi olan bakışlar. 

Newroz’a giderken Abdurrahman da korkuyordu. Son iki yıldır Suruç ve Ankara ile başlayan katliamlar silsilesi yine bir Amed Newrozu’nda tekrarlanabilirdi. Kefeni sırtında, onun bilincinde yola koyulmuştu Abdurrahman. Evrim Alataş Caddesi’nde –evet bu da bir tesadüf işte, ömrü hakikati anlatma arayışı ile geçen Sevgili Evrim’e atfedilen caddenin üstünde- karşılaştı Kemal’in çıplak bakışları ile. Kemal’in çıplaklığı ile bize doğru koşuşuna odaklandı. Bilseydi onun vurulacağını, o an bir ihtimal inansaydı buna, bırakırdı o makineyi koşardı Kemal’i kurtarmaya. Ama bilemedi. Ürkek bir şekilde bir gencin vurulduğunu paylaştığında da bilemedi. Sonra namusu Newroz ile kurtarmaya, son iki yılın özeleştirisini Newrozla vermeye çalışan Amed’in sesi oldu. Paylaştı anbean o korku duvarını yıkmak için gelenlerin haykırışlarını. Ama yetmedi. “Diyarbakır ortasında bir genç vurulmuş yatıyor”du işte. Yetmedi, yetmezdi. 

Üzerine kan sıçramıştı Kemal’in. Bodrumlarda yitirmişti mutluluğu. Sêvê’nin kurşunlara direnen gülüşünü özlüyordu. Çiyager’in muhteşem inancını arıyordu. Nurcan’ın samimiyetine, Arjîn’in güzelliğine, Zerya’nın şiir tenli zamanlarına yol almak istiyordu. Ama Amed, ama biz günübirlik kaygıların içinde kendimizden kaçar, kendimizden utanır hale gelmiştik. Hepimizin çıplak vicdanı oldu Kemal. Amed, Newroz’u kutlarken Diyarbakır ortasında bir genç vurulmuş yatıyordu. O bizdik. Bizim vicdanımızdı işte. Ölüme çıplak koşan bakışı bir ömür boyu Abdurrahman’ın gözlerine asılı kalacak olan vicdanımız. “Neden çıplak, neden koşuyor, neden elinde bıçak? Neden o bakış?” sorularını en çok kendimize sorma zamanıydı. Bu hakikati tüketmeden, şimdi işte tam da şimdi eşiği aşmanın zamanı. Vicdanımızı susturmadan kendimizle hesaplaşmayı ertelemeden başlamak gerek, eşiği aşmak gerek işte. Kemal o eşiği aştı. Kemal hepimizin vicdanı oldu. Bir başlangıç yaptı. Yıktı korku duvarını. Şimdi sıra bizde. Vurulmuş yatan Kemal’in hikayesinde saklı vicdanımız. 

Kemal’in hayata karşı samimiyeti, Abdurrahman’ın borçlu olduğu hakikat, Evrim Alataş Caddesi, kemanın büyüsü, Newroz’un mesajı hiçbiri ama hiçbiri tesadüf değil. Hayata karşı samimi olanlar için hiçbir şey tesadüf değil. Herşeyin bir anlamı var çünkü. En çok eşiği geçenler bilirler bunu.


416

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA