CİHAN ASİ*: Son fotoğraf karesi...

Günlüğüne yazdığın Victor Hugo’nun sözlerini anımsıyorum. “Gitmek mi, kalmak mı? Gitmek çılgınlık, kalmak korkunç!” İşte bu yüzden olsa gerek, “Biraz daha kal” diyemedik. Şimdi konuşma sırası sendeydi. Oysa sen hep çekerdin gidenleri ve şimdi son sözleri dinleyen değil, söyleyendin. Ne de çok heyecanlıydın konuşurken. Şarkılarla, halaylarla uğurladık seni.

07 Nisan 2017 Cuma | PolitikART

Alışamadığımız vedalaşma anlarından biriydi yine... Her defasında sen gidenlerin son sözlerini, son bakışlarını, toprak ve ülke kokan son gülüşlerini belgeleyen sessiz kahramandın. Yüreğinin volkan yeri olduğunu ve bir gün sırt çantan, fotoğraf makinen ve kameranla dört parçanın bir yürekte attığı uzun gece yolculuklarına koyulurdun. Umudu, direnci ve aşkı kuşanmanın heyecanını soluyarak her ayak izinde bir tarih yazmanın onurunu yaşayacaklardan olmak istiyordun. 

“Nihayet ben de gidiyorum” derken gözlerindeki ışığın izdüşümünü çekecek mahirlikte değildik hiçbirimiz. Bunca acelen niyedir, anlayamamıştık. Ve seni uğurlamak ağır geliyordu her birimize. Sense “uzun yol belgeseli”ni anlatıp duruyordun. “Botan’dan başlayıp Ararat’ın zirvesinde noktalayacağım” diyordun, “Sonra da komutan Egîd’in filmini çekerim belki!” 

Yükün bütün arkadaşlarınkinden daha fazlaydı. Çantandan hiçbir şey çıkarıp atmamıştın. “Hepsi de can hevallerin hatıraları, yanımda onları da götüreceğim” demiştin. Yükü anlam olanın yolu aydınlık olurmuş. Dağlı anlamları kuşanıp da gittin. Güneş’in aydınlığına varıp da gittin!

Günlüğüne yazdığın Victor Hugo’nun sözlerini anımsıyorum. “Gitmek mi, kalmak mı? Gitmek çılgınlık, kalmak korkunç!” İşte bu yüzden olsa gerek, “Biraz daha kal” diyemedik. Kalmanın korkunçluğunu dayatmak yoldaşlıktan olmazdı. Şimdi konuşma sırası sendeydi. Oysa sen hep çekerdin gidenleri ve şimdi son sözleri dinleyen değil, söyleyendin. Ne de çok heyecanlıydın konuşurken. Şarkılarla, halaylarla uğurladık seni.

Ne tez tanıştın o yarayla hevalim. Botan’da tuttuğun günlüğüne ilk yaralanmanı yazmıştın. Ardından da kanın terle buluştuğu anda onun ılık sıcaklığını hissederken bir tebessüm belirmişti yüzünde. “Daha değil, vakit var” demiş ve kurtulmuştun ateş çemberinden. Kolundaki yaranın haberini Zagros’larda duydum...  

Hemen dilek ağacına koştum, astığın mendil oradaydı. Bir dilek daha tuttum, şutikten bir parça koparıp astım ağaca. Şehadetinden çok sonra o ağacın yanından geçerken göremedim o şutik parçasını; ama seninki hala ordaydı sallanıp duruyordu ağacın dalında. Er ya da geç gerçekleşecekti dileğini tuttuğun zafer...

Nice özgür gülüşlü can hevali yazan birini yazmanın ama layıkıyla anlatamamanın vebali ağır. Lakin anlatılmadan da ardında bıraktıklarınla yine kendin hakikatin anlatıcısı oldun. Halilce bir sevdanın anlatıcısı. Bir deklanşörün sesi geliyor, merminin sesine baskın gelen ve avuçlarımda Halil’in fotoğrafı duruyor son yolculuğun ilk başladığı yerde çekilen!

Gidişinden sonra yağmurları bekledik, güz yağmurlarını, “Yağmurun elleri vardır, her yağdığında sizlerle merhabalaşıyor olacağım” demiştin. İşte yine bir yağmur mevsimindeyiz, seninle merhabalaşmanın, kucaklaşmanın demindeyiz!


* Bitlis Cezaevi 

NOT: Cihan Asi, şu an Şakran Cezaevi’nde süresiz dönüşümsüz açlık grevinin 52. gününde...




480

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA