DELÎL ZÎLAN: Erdoğan’ın Batı’nın sessizliğini satın alma planı

Türkiye otoriter bir devlete dönüşürse uluslararası toplumun tepkisi ne olacak? Demirtaş’ın konusu Halep’te yaşanan bir patlama olan öyküsündeki satırlarda dile getirilen tahmini duymamak imkânsız: “[Batıda] işe gitmek için koşuşturan halkın henüz haberi bile yok. Birazdan haberleri olacak ama çoğu okumaya bile değer bulmayacak bu 'olağan' patlamayı.”

07 Nisan 2017 Cuma | PolitikART

Türkiye 16 Nisan’da anayasa referandumuna giderken, muhalif HDP’nin eşbaşkanı Selahattin Demirtaş halen tutuklu. Sesi iyice kısıldığından kendisini öyküler yazmaya vermiş. Adı “Halep Ezmesi” olan son öyküsünde anlatıcı, “Ölüm gerçekten sıradan ve normal bir şeydi de acaba biz mi abarttık onu ve olağanüstü bir hale getirdik” diye derin düşüncelere dalıyor. Türkiye’nin yaklaşan referandumunu anlamak için, 2015’deki son genel seçimleri ve Demirtaş’ın dediği gibi, şiddetin sıradanlaştığı sonraki iki yılı anlamak gerekiyor.

Türkiye, Demirtaş ve HDP’nin Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 10 seçim barajını aşarak mecliste ilk kez bir HDP bloğu oluşturacak ve aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) 2002’den bu yana ilk seçim yenilgisini yaşatacak şekilde beklenmedik bir zafer kazandığından bu yana istikrarsızlıkla sarsılıyor. Bu seçim zaferinin önünü kesmek için Erdoğan ve müttefikleri, şiddet kullanarak iktidarı konsolide etmenin gerekli koşullarını yarattılar. Bu esnada ise ABD ve Avrupa susmakla kalmadı, suç ortağı oldu.

Erdoğan, başbakan olarak yasaların izin verdiği maksimum dönem olan üçüncü dönemini tamamlamış ve 2015 seçimlerinden sadece bir yıl önce cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştu. Cumhurbaşkanlığı geçmişte büyük ölçüde sembolik, sınırlı bir makam olmuştu. Ancak Erdoğan iktidar süresini uzatmak için, kendisini en az bir on yıl daha iktidarda tutacak icracı bir başkanlık yaratacak şekilde anayasayı yeniden yazma manevralarına Haziran 2015 meclis seçimleri öncesinde çoktan başlamıştı.

O seçimde, Erdoğan’ın iktidarını konsolide etmesine karşı olan birçok Türk, protestosunu HDP adaylarını destekleyerek gösterdi. HDP’nin yüzde 10 seçim barajını aşması, Erdoğan’ın AKP’sinin bir çoğunluk hükümeti kurmasını engelleyecek ve dolayısıyla iktidar paylaşımına dayalı bir koalisyon hükümeti kurmaya zorlayacaktı. AKP’nin on yıldan uzun süredir ilk kez hükümet kurmak için gereken çoğunluğu elde edemediği seçim günü sonuç bu yönde çıktı. Ancak hemen o yaz tersyüz edilecek bir sonuç…

Demirtaş ve HDP’den 79 milletvekili arkadaşı TBMM’ye girmeye hazırlanırken, koalisyon hükümeti kurma görüşmeleri başladı. Ancak Türk seçim yasası, Ağustos’a kadar koalisyon hükümeti kurulamazsa, Kasım’da erken seçime gidilmesini öngörüyordu. Erdoğan’ın liderliğindeki AKP, diğer partilerle iktidar paylaşımı seçeneğini dışarıda bıraktı ve yeniden sandığa dönmeyi tercih etti. Ancak hükümet kurma çoğunluğu elde edebilmek için Türkiye içindeki siyasi koşulların AKP’nin avantajına olacak şekilde değişmesi gerekiyordu. Ve o yaz AKP bunu yapmak için kolları sıvadı.

AKP Kasım seçimlerinden önce Türkiye’nin siyasal manzarasını nasıl değiştirecekti? Bunun cevabını, Kürtlere karşı savaşı yeniden başlatmada, ve daha aylar önce Erdoğan’ın gücünü dengelemek için protesto oylarını Kürt yanlısı HDP’ye vermiş olan Türkler arasında HDP’ye desteğin altını oymada buldu. Birçok Türk askerinin ölmesine neden olan Diyarbakır ve Cizre gibi Kürt şehirlerindeki çatışmalara ve Ankara ve İstanbul’da yüzlerce kişiyi öldüren terör saldırılarına yanıt olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin kendi Kürt nüfusuna karşı savaşını yeniden başlattı. Türk hükümeti, Erdoğan’ın kendisinin kilit bir rol oynadığı, iki yıl önce sağlanan ve onun başbakanlığı süresindeki en büyük başarılarından biri olan ateşkesi sonlandırarak İncirlik Üssü’nden Kürt hedeflerine yönelik saldırı uçuşlarına başladı.

ABD ateşkesi desteklemişti ancak savaşın yeniden başlatılmasına, ara ara Türklere yönelik destek açıklamaları yapmaktan başka, sessiz kaldı. Kürtlere yönelik bir Türk bombardımanını takiben, ABD başkanlık ekibinden Brett McGurk, 25 Temmuz’da “PKK’nin Türkiye’deki terör saldırılarını güçlü bir şekilde kınıyoruz ve müttefikimiz Türkiye’nin kendini savunma hakkına saygı duyuyoruz,” diyordu attığı tweette. Bunun bir sebebi Erdoğan’ın, çoktandır istediği bir şeyi vererek Washington’un suyuna gitmiş olmasıydı. Haziran seçimleri öncesinde ABD hükümeti Türkiye’den İncirlik Üssü’nü Suriye’de İslam Devleti’ne karşı savaşında uçuşlara açmasını istemişti. Türk hükümeti bu talepleri aylarca geri çevirdi ve İslam Devleti’ne karşı ABD öncülüğündeki koalisyona girmeyi de reddetti. Ama Türkiye’nin Haziran seçimlerinden sonra iki hafta içinde Türkler yalnızca Amerikan uçaklarının İncirlik üssünü kullanmasına izin vermekle kalmadı, kendileri de İslam Devleti’ne karşı hava saldırıları başlattılar.

Erdoğan Avrupa’nın sessizliğini satın almanın da yolunu bulmuştu. Avrupa Birliği ülkelerinin liderleri, Türkiye’nin 3 milyona yakın Suriyeli mültecinin batıya doğru akınını engellemedeki rolü nedeniyle, Türk hükümetinin iç politikasını eleştirmekten kaçındılar.

Türkiye’nin Kürtlere yönelik askeri operasyonları ve buna paralel ilerleyen seçim kampanyası, Türkiye için fırtınalı bir yaz ve sonbahar getirdi. Erdoğan seçmene güçlü bir AKP iktidarının sağladığı istikrarın Türkiye için en güvenli yol olduğu propagandasını yaptı. Bu istikrarsızlığı büyük oranda kendi politikalarının yarattığına pek değinmemeyi tercih etti. Türkler 1 Kasım 2015’te sandığa gittiğinde, sonuç Erdoğan’ın AKP’si için hükümet kurma çoğunluğu ve medyayı, akademiyi, yargıyı ve orduyu hedef alan ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra zirveye ulaşan tasfiyeler oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başarısız darbe girişimi ardından ilan ettiği olağanüstü hal bugün halen sürüyor ve 16 Nisan referandumunda kazanırsa, sonsuza kadar da uzatılabilir.

Erdoğan’ın icracı başkanlık ve yeni anayasa rüyası, Türk siyasal hayatının son üç yılının merkezindeki sorun oldu. ABD ve Avrupa, sahip olduklarını iddia ettikleri diğer amaçlar ve değerler pahasına basiretsiz politik amaçların – ABD’nin durumunda İslam Devleti’ne karşı savaşın sürdürülmesi, Avrupa’nın durumunda ise mülteci akınının önünü kesmek – peşinde koşarak, Erdoğan’ın ölçüsüzlüğünde önemli bir rol oynadılar. Kısa vadeli çıkarlarını gözeten Batı, uzun vadeli sorunların tohumunu atıyor, otoriter bir hükümetin önünü açıyor ve bölgenin birkaç demokrasisinden birini sabote ediyor.

Ortadoğu’nun bir büyük demokrasisi otoriterliğe kayarken dünyanın büyük demokrasilerinin sessiz kalması Türkler için sağır edici oldu. Türkiye içinde HDP ve diğer muhalefet partileri Erdoğan’ın referandumuna karşı bir “hayır” kampanyası organize ediyorlar ama Batı’dan çok az destek görüyorlar. Seçimler yaklaşmasına rağmen, sonuç konusunda iyimser olmak çok zor. Haziran 2015 deneyimine bakarsak, Erdoğan’ın yenilgiyi kabul edeceğine inanmak güç.

Türkiye otoriter bir devlete dönüşürse uluslararası toplumun tepkisi ne olacak? Demirtaş’ın konusu Halep’te yaşanan bir patlama olan öyküsündeki satırlarda dile getirilen tahmini duymamak imkânsız: “[Batıda] işe gitmek için koşuşturan halkın henüz haberi bile yok. Birazdan haberleri olacak ama çoğu okumaya bile değer bulmayacak bu 'olağan' patlamayı.”


* foreignpolicy.com'da yayınlanan "Erdoğan’ın ağır çekim demokrasiyi terk etme ve Batı’nın sessizliğini satın alma planı neredeyse tamam" başlıklı yazıdan PolitikART için Serap Şen tarafından çevrilmiştir.



398

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA