OSMAN OĞUZ: Açlık grevleri: İçeri’nin değil dışarı’nın çaresizliği

Şimdi yine açlık grevi günlerindeyiz. Bugünlerde 2012’yi hatırlamak, hem hâlimizi hem de muhtevayı yeniden çağırmak, olası günler için kılavuz olabilir. Fakat bugünkü eylemi konuşurken ayrıca, gündemleşmesine neden olan süreci konuşmak durumundayız; çünkü hem sosyopolitik hem de psikolojik açıdan sıkı sıkıya bağ var aralarında.

07 Nisan 2017 Cuma | PolitikART

görkemli düşlerimiz kirlenmesin,

duvarların pençesindeyken bedenimiz

(Ahmet Ümit)


I. HAFIZA: 2012’DE AÇLIK GREVLERİ VE AMED


Uzun süre çıt çıkmadı kentten. Hayır, olacakları gözlüyor, bekliyor gibi de değildi; sanki koca Amed’in umrunda bile değildi olan biten. 2012 yılıydı. Açlık grevleri henüz başlamıştı. O günlerde BDP Eşbaşkanı olan Selahattin Demirtaş’la görüştük, ilk sorum da bu oldu: Neden hiçbir şey olmuyor? 

“Biliyorsunuz” demişti Demirtaş, “açlık grevleri ölüm sınırına dayanmadan gündemleşmiyor.” *

Ve eklemişti: “Açlık grevi, çok saygın bir eylem. İnsanların başkaları için bedenlerini böyle açık biçimde günbegün ölüme yatırması kadar etkileyici başka bir eylem, ben bilmiyorum.”

Açlık grevinin sanıyorum 40. gününden sonra Amed homurdanmaya başladı. Uykudan uyanıyordu sanki; gözlerini üfeliyor, geriniyor, kaslarını açıyor ve harekete geçmeye hazırlanıyordu.

50. günden sonra hareketleri biraz daha atikleşmeye başladı. Artık homurdanma, bağırmaya dönüşmüştü. Kentin muhtelif yerlerinde eylemler yapılıyordu; açıklamaların ardı arkası kesilmiyordu. Cezaevlerinden dışarıya anlatımlar yansıyordu; fotoğraflarda mahkûmların çökmüş yüzleri görünüyordu. Kentin işlek noktalarında rakam yazılı kısmı değişken pankartlar vardı artık: Açlık grevi 53. gününde.

Bir süre sonra vekiller, belediye başkanları da açlık grevine girdi. Başkaca gündem yoktu artık. Yalnız ölüme yatanlara değil, yaşama tutunmaya çalışanlara da.

Erdoğan başbakandı; açlık grevinin 61. gününde Trabzon’da konuştu: “Bu açlık grevleriydi, ölüm oruçlarıydı; bunlar şantajdır, bunlar blöftür, bunlar şovdur. Şimdi de milletvekilleri yapıyorlarmış. Ne yapıyorlarsa yapsınlar.”

Amed haykırıyordu artık. Tüm günü diken üstünde geçiriyordu bütün bir kent. Herkesin yüzü betona dönmüştü; tüm selamlara sinmişti aynı endişe. Gönül rahatlığıyla yemek yemek, çay içmek haramdı. Kent, hava kararana kadar kaygılı bir yüzle işini görüyor, akşam bastırınca ise gökyüzünü bir cayırtı kaplıyordu. Işıklar yanıp sönüyor, her pencerenin önünde balkonlarda kaşıklar tencerelere vuruluyor, gençler sokak başlarında ateş yakıyordu. Artık Ofis ya da Diclekent nâmlı ‘endişeli orta sınıf’ mekânları bile azade olamıyordu kentin feryadından.

Eylemin 66. günüydü. Faysal Sarıyıldız o günlerde yine Şırnak vekiliydi ama Amed D Tipi Cezaevi’ndeydi. 34. gününde o da katılmıştı açlık grevine ama mektup yazabiliyordu hâlâ: 

“Dijwar, Mahir ve Dr. Cihan arkadaşlar artık sıvı alamıyor. Dijwar 74 kiloyla başladı, şu an 59 kiloya düşmüş. Bize refakat eden arkadaş, doğal otoritesini kullanarak onlara neredeyse zorla sıvı aldırıyor. 53 kiloya düşen Dr. Cihan, biyolojik realiteye karşı amansız dirense de duyma ve görme duyuları her geçen gün zayıflıyor. Kimi arkadaşlarda sese karşı hassasiyet artıyor. Anlayacağınız bulunduğumuz kısmın havalandırma alanı, tarihinin en sakin günlerini yaşıyor. Özgür Heval, 24 basamaklı merdiveni çıkana kadar çaktırmadan 3 kez kestiriyor, mola veriyor, basamaklara çömeliyor. Mazlum Tekdal, eylemimizin başından beri diplomasi ayağını yürütüyordu. Ayakta kalamadığı için avukat görüşlerine tekerlekli sandalyeyle gitmesi icap ediyor. Mahir Heval, uzamış siyah sakalı, kağıt beyazı yüzü, çalıya dönmüş bedenine rağmen durmadan eylem kadar eylemi izah etmeyi de misyonunun bir parçası biliyor.”

O günlerde Diyarbakır Barosu Başkanı olan Mehmet Emin Aktar ise tutsaklarla yaptığı görüşmeyi aktarıyor ve “Meseleyi çözmek için adım atın yoksa ölmeye hazırız” dediklerini söylüyordu.

Şimdilerde HDP milletvekili olan Filiz Kerestecioğlu, o günlerde avukatlık yapardı. Bu meseleyi konu etmişti Radikal gazetesinde. Açlık grevinde 63. gününü dolduran, artık zorlukla hareket edebilen Nihayet Taşdemir’le görüşmüşlerdi: “Talebimiz kişisel değil, barış sürecinin ve müzakerelerin başlaması için. Her iki taraftan da gençler ölmesin diye. Her sabah savaş uçaklarının sesini duyuyoruz. Yüreklerimiz çarpıyor bugün kimler ölecek diye. Ölümleri durdurmak istiyoruz.”

Açlık grevindeki Ayşe Irmak ise, "Cenazelere katıldığımız için yargılanıyoruz. Gidiş cenaze, dönüş cezaevi. Mezarlıklar ve cezaevi dışında bir yaşam istiyoruz" diyordu.


II. ‘İÇERİ’NİN DEĞİL ‘DIŞARI’NIN ÇARESİZLİĞİ


Çok uzak günler değil bunlar, her birimizin hafızasında yer kaplıyor. Şimdi yine açlık grevi günlerindeyiz. Bugünlerde 2012’yi hatırlamak, hem hâlimizi hem de muhtevayı yeniden çağırmak, olası günler için kılavuz olabilir. Fakat bugünkü eylemi konuşurken ayrıca, gündemleşmesine neden olan süreci konuşmak durumundayız; çünkü hem sosyopolitik hem de psikolojik açıdan sıkı sıkıya bağ var aralarında.

7 Haziran Seçimleri öncesinden bu yana şiddetin giderek artan bir yoğunlukla teşhir de edildiği bir ‘saldırı konsepti’ne tanıklık ediyoruz. Daha önce de iddia etmiştim: Bu konsepti, Foucault’nun tarif ettiği hâliyle “cezalandırma” kavramı ile birlikte de düşünmek mümkün ve hatta gereklidir.** Bu cezalandırma, “indirekt/örtülü” yöntemlerle başlatılmış ve giderek daha direkt/açıktan bir muhteva kazanmıştır. Bu da bir mantık ya da daha ötesi tarihsellik dahilindedir.

"Azap nedir?" sorusuyla başlar Foucault ve ‘binlerce ölüme’ bölünmüş ölüm cezasından iktidarın umduğu çok yönlü yararı anlamaya çalışır. "...ceza azap çektirmeye yönelik olduğunda, bedenin üzerine rastlantıyla veya blok halinde inmemektedir; ayrıntılı kurallara uygun olarak hesaplanmıştır..." ***

Bu cümle ışığında sürecin başlangıcındaki köşe taşlarını izleyelim…

5 Haziran 2015 HDP Amed Mitingi'ne saldırı ile 10 Ekim 2015 Ankara Barış Mitingi'ne saldırı, örtülü cezalandırmanın iki örneği olarak toplumsal hafızada yer edindi. Eylemler, her ne kadar bir ‘vekil cezalandırıcı güçle’ (DAİŞ'le) ilişkilendirilse de, toplumsal algının hiçbir formu, devletin cezalandırma menzilinde olanlara yönelik eylemi, devletten bağımsız ele almadı.

Ekin Wan kod adlı HPG gerillası Kevser Eltürk'ün cenazesinin 10 Ağustos 2015'te Muş'un Varto ilçesinde soyularak fotoğraflanması; Hacı Lokman Birlik'in cenazesinin Şırnak'ta panzer ardında sürüklendiği video kayıtlarının servis edilmesi; Taybet İnan'ın ve başka birçok cenazenin, herkesin bilgisi dahilinde, ailelerin açlık grevine varan çabalarına karşın sokak ortasında günlerce bekletilmesi, ardından bazılarının aileleri olmaksızın gömülmesi; Polis Özel Harekat (PÖH) ve Jandarma Özel Harekat (JÖH) timleri tarafından duvarlara, "TC burada", "Kızlar geldik, ininize girdik", "Ermeni piçleri" gibi yazılar yazılması; yıkılan evlerin, mahallelerin görüntülerinin servis edilmesi ve nihayet Cizre’deki bodrumlarla sembolize olan Kürt katliamı ise cezalandırmanın doğrudan/‘hukuki’ icraatlarının örnekleri olarak karşımıza çıktı.

Tüm bu cezalandırma pratiklerine medya korporasyonu eliyle gerçekleştirilen insandışılaştırma (dehümanizasyon) da eşlik etti. Böylelikle Türk toplumsallığı, devletin cezalandırma fiiline ‘ortak edilmek’ istendi ve bu büyük oranda başarıldı da…

Bugün gördüğümüz insandışılaştırma pratiklerinin her biri, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne yürütülen Kürt politikasının izlerini de taşıyordu. ‘Feodal şaki’den ‘kuyruklu Kürt'e, oradan ‘terörist’e uzanan insandışılaştırma pratiği, toplumun geneline öldürme ve zulmetme eylemlerini meşru cezalandırma yöntemleri olarak kabul ettirmeyi ve hatta toplumu bu eylemlere katmayı; Kürt ulusuna ise dehşet salmayı, onu önce hareketsiz, ardından iktidarla tam uzlaşı içinde hale getirmeyi hedefliyordu. 

Türk sömürgeciliğinin insandışılaştırma pratiği, yalnızca cezaya katılan kitlelerde değil, ona maruz kalan, karşısında dehşet hissine kapılarak sinmesi beklenen Kürt ulusunda ve onun adına iktidarla irtibatlananlarda/politika yapanlarda da etkisini gösterdi.

Sözgelimi süreç boyunca bütün katliamlar ardından aynı tartışma açıldı: Ölenler sivil mi, değil mi?

Halkların Demokratik Partisi (HDP), rapor ve açıklamalarında ‘sivil’ sözcüğünü, adeta insandışılaştırma pratiğinin mührü olan ‘terörist’ sözcüğünün panzehiriymiş gibi sıklıkla kullanıyordu. Fakat bu çaba, iktidarın kuralları ve kavramlar dünyasıyla hakim olduğu gösteri içinde bir meşruiyet arayışı olduğu için mutlak yenilgiyle karşılaşmaktan kurtulamadı.

Belki biraz keskin ama gerekli bir vurguyla söylersek: Kürt'e yönelen saldırıyı ‘sivillere yönelen saldırı’ söylemiyle karşılamak, toplumsal algıdaki karşılığı itibarıyla, iktidarın insandışılaştırma pratiğine -niyetten bağımsız olarak- tersten katılmak anlamına geldi. Bu durum, HDP ile devletin ‘saldırı konseptine’ direnenler arasında da ciddi bir açı ortaya çıkardı. Direnişçiler, devlet saldırısının temel karakterinin antitezi bir duruş sergiler ve ‘ulusal’ bir mukavemeti örgütlerken Kürt siyasi hareketinin iktidarın insandışılaştırma pratiğinin antitezini geliştirmeye çalışması, esasa dair ise birkaç ‘söylem’ dışında hareketsiz kalması, toplumsal algıyı bir ölçüde ‘dumura uğrattı.’

Aynı süreçte siyasal öncülüğün -nesnel ya da öznel gerekçelerle- üstesinden gelmeyi başaramadığı bir başka sorun da toplumdaki ‘müzakere beklentisi’ oldu. Bu süreçte iktidar, yalnızca ‘cezalandıran’ bir güç olarak değil ‘affeden’ bir güç olarak da inisiyatif kazanmak istedi. "Hükümdar infazda yalnızca yasanın intikamını alan güç olarak değil, aynı zamanda yasayı ve onun intikamının alınmasını askıya alabilen güç olarak da mevcuttur." ***

İktidarın müzakere isteği kılıklı ’af beklentisini’ teslimiyet için kullanma iradesine tek ‘layığınca’ mukavemet de -eksikleri, sorunları başka bir yana- kent direnişleri oldu; fakat görünen o ki, toplumsallığın geneli düşünüldüğünde bu mukavemet, yeterli gelmedi. Üstelik aynı anda ‘senkronizasyon sorunu’ devam ediyordu; HDP, esas olarak ‘müzakere çağrısına’ odaklanmış bir söylem geliştiriyordu. Demirtaş’ın kimi zaman Kürdistan’ın statü talebine yaptığı vurgular ise kadük kaldı. 

Başka faktörlerle de birlikte günün sonunda ortaya refleksleri dumura uğramış, nesneleşmiş bir toplumsal muhalefet gerçeği çıktı. Ne özneleşip kurucu siyaset yapabiliyor, ne söz söyleyebiliyordu. ‘Demokratik mücadele’ mefhumu, Cizre girişinden gerisingeri dönen eşbaşkan ve bakanlarla birlikte, kuvvetini ve kudretini de büyük oranda yitirdi.


III. ‘CEZALANDIRMA’YI İPTAL ETMEK İÇİN


Açlık grevi, yoğun güç eşitsizliği durumunda gündemleşen bir eylem biçimidir. Tarihte ‘karşılık bulmuş’ bütün açlık grevi eylemleri, iktidarın ‘saldırı konsepti’nin ve ‘cezalandırma’ fiilinin aşılmasına ilişkin bütün çabalar sonuçsuz kaldığında gerçekleşmiş ve ‘dert’ ile talebin ‘hakikiliği’ ve kuvveti doğrultusunda başarı kazanmıştır.

Kürdistan için konuşursak… 

80 darbesi ardından iktidar tarafından törensel bir ayin gibi icra edilen şiddet karşısında toplum dumura uğramıştır. Korku hâkimdir. “Çünkü korkmaları gerekir; ama aynı zamanda çünkü, cezalandırmanın kefilleri olarak tanık olmaları ve çünkü belli bir noktaya kadar bu işe katılmaları gerekir." ***

Bu dönemde cezalandırmanın ‘canavarlığını’ aşan bir şok edicilik, ‘hikâyeyi yazma tekelini’ kıran bir irade, ancak açlık grevlerinin de dahil olduğu ‘fedai’ eylem biçimleriyle ortaya konulabilmiştir. Sembollerle anlatırsak: Esat Oktay Yıldıran’ın bütün ‘gücüne’ rağmen hikâyenin esası, Kemal Pir tarafından yazılmıştır.

2012’deki açlık grevleri de şiddetin biçimi farklılaşmış olsa da benzeri bir sürece tekabül eder. Şimdi giderek gündemleşen, gündemleşmek zorunda olan açlık grevleri de…

‘Gözü af mektubunu getirecek habercide olmaksızın’ *** cezalandırmayı iptal etmenin en geçerli yolu, ‘seyirci’ye dönüştürülen halkın dayatılan rolü reddedip özneleşmesidir; ama bunun gerçekleş(tirile)mediği durumda ne yapılacaktır? Açlık grevi, bu sorunun yanıtıdır.

Halkın özneleşmesinin, demokratik siyasetin ‘kurucu’ işlev kazanmasının ihtimal dahilinde olduğu günlerde açlık grevi, tüm şok ediciliğine rağmen ‘pasif’ bir eylemdir ve ’yıkıcı’ rol oynar. Açlık grevi, demokratik siyasetin olanaksızlık ya da beceriksizlikten dolayı hapsolduğu günlerin müdahale gücüdür. Açlık grevi, demokratik siyasete halka ulaşmanın, onu özneleştirmenin, harekete geçirmenin malzemesini verir; kendi eliyle yaratamadığı malzemesini.

Dolayısıyla bugün yeniden gündemleşen ve ölüm sınırına dayanan cezaevlerindeki açlık grevleri, yalnızca dört duvar arasındaki ‘çaresiz’ eylem metodunu değil; hatta asıl olarak dört duvarın ardındaki çaresizliğin eylem metodunu ifade eder.

Peki nasıl başarılı olur?

Bu sorunun yanıtını sanırım tartışmaya açmaya dahi gerek yok; 2012’nin Amed’indeki sessizlikten haykırmaya doğru evrilmeyi hatırlamak yeterli olacaktır. 


* Demirtaş: Meclis'e KPSS'yle Girmedik, RED Dergisi, https://goo.gl/QWCpsw

** Cizre, devletin 'azap çektirme' seremonisi ve halk, Yeni Özgür Politika, 10 Şubat 2016 - https://goo.gl/NGsLK4

*** Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, İmge Kitabevi Yayınları, Temmuz 1992


2012’de açlık grevleri ölüm sınırına yaklaştıkça ülkenin dört bir yanında destek açlık grevleri yapılmaya başlandı; "gürültü eylemi" gibi özgün eylemler gelişti.





Açlık grevleri ölüm sınırına yaklaştıkça ülkenin dört bir yanında destek açlık grevleri yapılmaya başlandı; "gürültü eylemi" gibi özgün eylemler gelişti.







726

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA