Bir aydınlatma fişeğinden milyonların bayramına

Yeni aydınlanmış Frankfurt’a Rojava’daki direnişi anlatan bir marş eşliğinde giren otobüsümüzün önündeki küçük, kırmızı araba (marka, model hiç bilmem), fren yapması ardından önce yalpalamaya başladı, sonra bariyerlere çarptı ve bir takla atıp sağ yanı üstünde durdu.

20 Mart 2017 Pazartesi | Dizi

Almanya’dan REFERANDUM notları - 4. Bölüm / Hazırlayan: Osman OĞUZ




Yeni aydınlanmış Frankfurt’a Rojava’daki direnişi anlatan bir marş eşliğinde giren otobüsümüzün önündeki küçük, kırmızı araba (marka, model hiç bilmem), fren yapması ardından önce yalpalamaya başladı, sonra bariyerlere çarptı ve bir takla atıp sağ yanı üstünde durdu. Bremen’den gece yarısı yola çıkmış ve hem yol yorgunluğu hem sabahın köründen dolayı sersemlemiş otobüsümüzde bu görüntü, büyük bir hareketlenme yarattı.

Sahneye önce, ekşınlı günlerin yıldızı “Koma Panik Yok Hevalno” çıktı. İki arkadaş, öyle panik halinde “Panik yok! Herkes arabadan inmesin hevalno!” diyor ki, herkes bir anlığına olduğu yere çakıldı ve kimse inmedi. Neyse ki birkaç saniye içinde toparlandık ve yan duran arabanın yanına koşturduk. 

Hani adına ilkyardım denilen bir tıbbi müdahale kategorisi var; kazazedenin bir yeri kırılmış, incinmiş olabilir, o sebepten yavaş ve dikkatli davranmak gerekir filan… Haberimiz yok hiçbir şeyden; biz, hedefe kilitlenmiş hâlde çalışıyoruz; kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok. Birkaç genç arkadaş, arabanın içindeki Alman kadını, kilolu da olmasına rağmen, göz açıp kapayıncaya kadar arabanın dışına çıkarmayı başardı. Bu sırada olay yeri inceleme ekibi görevini gönüllü olarak üstlenmiş bir grup ana, etrafı kolaçan etti. Bu ekibe otobüsümüzün şoförü de hemen cebinden çıkardığı telefonunun kamerasıyla dahil oldu. 

Alman kadın, arabadan çıktığında gülüyordu. Nasıl gülmesin ki? Daha birkaç saniye önce arabasıyla beraber takla atmış ve kendine gelemeden etrafında 30-40 kişilik bir Kürt kafilesi, panik içinde koşturup, bağrışıp duruyor. Biri heyecan içinde “Amanıınn, arabadan benzin dökülüyor, patlayacaakk!” diye ortalığı velveleye veriyor; bir başkası, “Su verin, çabuukk su verin” diyor; başka biri, “Üşüyecek şimdi kızcağız” diye en acil görev olarak kadını ısıtmayı önümüze koyuyor. Gençler de talimatlar doğrultusunda oradan oraya koşturuyor. Bu sırada Alman kadının boynuna, bir oldubittiyle sarı kırmızı yeşil şal bağlanmış bile!

İşte tam bu anda, yolda duran araçlardan biri, polisi arıyor. E kaza olmuş, ne yapacaktı ki başka? Kürt’ün “geleneksel” polis alerjisi devreye giriyor hemen; şimdi gündem, polisle karşılaşıp potansiyel dertlere bulaşmadan olay mahallini terk etmek. Aynı hızla otobüslere dönüyoruz ve hemen yerlerimizi alıyoruz. Alman kadını yan dönmüş aracının yanıbaşında bırakıp zafer işaretleriyle selamlayarak ayrılıyoruz oradan.

Tüm bunlar, 5 dakika gibi kısacık bir süre içinde olup bitiyor. Bremen’den Frankfurt Newrozu’na geldiğimiz otobüste… Şu anda hayata dair en büyük meraklarım arasında, o kadının yaşadığı anı nasıl tarif edeceği de bulunuyor.

Halkın bilincinde patlayan aydınlatma fişeği

Newroz, Kürt halkı için sadece doğanın uyanışını, baharın gelişini ifade etmiyor; hikâyenin kuruluşundan bu yana bu “bayram”, bir direniş bayramı. Son 40 yılda ise karların erimesi demek, kış sığınağındaki gerillanın da “olup-bitene” daha üst düzeyde müdahale etmesi demek. Ondandır galiba ki Newroz günleri, sömürgecinin zapturaptı altında da olsa, kesk-sor-zer ile bezenmiş bir miting alanında da olsa, “sabah mahmurluğunu üstünden atma efekti” gibi oluyor. Güç veriyor, heyecan veriyor.

Otobüste birlikte geldiğimiz Hozatlı Kenan Dere, bu heyecanla ilk defa 1977 yılında, köyünde tanışmış. O sıralarda Kenan heval, 20 yaşında bir gençmiş. “Arkadaşlar”, dağların ardından aydınlatma fişekleri atmışlar havaya. Henüz bugünkü kadar “bayram” değil Newroz; üstelik Kürt, özüyle, varlığıyla bu denli tanışık da değil. Bir “ulusal bayram” bilincine zemin olacak hiçbir şey yok ortada. O günkü tek bir aydınlatma fişeğinden başlayan merak, arayış ve heyecan, bugün milyonların varoluş kavgasıyla buluşmuş hâlde.

‘Nahiye Müdürü hâlâ rüyalarımda’

Kenan heval, o günlerde “Ulusal Kurtuluş Ordusu” olarak tanınan Kürt Özgürlük Hareketi’yle birlikte değildir; “Türkiye solunun en kitlesel öznesi” denilebilecek Dev-Yol’dadır. Fakat o aydınlatma fişeğinden itibaren merak etmeye başlar: Kimim ben? Bu soru giderek, “Kimliğimden neden kaçıyorum” sorusuna evrilir. İlk rahatsızlık, yüzlerce Kürt’ün toplandığı panellerde bile Türkçe konuşulmasına, anlatılmasına yöneliktir. “Çünkü” diyor Kenan heval ve devam ediyor:

“1974’e kadar köyde Türkçe konuşmak çok ayıp bir şeydi. Biri Türkçe konuştuğunda onunla dalga geçerdik. En ağır küfür gibiydi. Mektuplar geldiğinde, köyde bir çocuk okulu bitirmişti, o okurdu; Türkçe’yle tek ilişkimiz de buydu. O zaman ortaokula gidiyordum ama yine de pek anlamıyordum. Köye Nahiye Müdürü gelirdi, çocuklara Türkçe yazılı kağıtlar verirdi, ‘Öğrenmek zorundasınız’ derdi. O adam halen rüyalarıma giriyor. Bize öcü gibi gelirdi. O geldiği zaman herkes korkardı.”

Türkiye solunun yaptığı...

O Nahiye Müdürü’nün zor ve baskıyla yaptığını, Türkiye solu “devrimci duyarlılıkla” yapıyordu. Devletle mücadele ediliyordu ama devletin o topraklardaki en büyük niyetiyle mücadele edilmiyordu. Devlet, o insanları Türkleştirmek istiyor ama bir türlü beceremiyordu; devrimci hareket ise -niyeti bu olmamasına rağmen- Türkçe yayınları ve propagandasıyla asimilasyonu okullardan daha hızlı ve derinden gerçekleştiriyordu.

İşte tam da bugünlerde insanların karşısına, o “aydınlatma fişeği” çıktı. Apocular, devletin saldırdığı ve yok etmek istediği Kürtlüğü “esas kimlikleri” olarak sahiplenip “düşürüldüğü yerden kaldırmayı” önlerine koydu. Yıllar süren karanlığın ardından “modern zamanlarda” ilk defa 1976 yılında Özgürlük Yolu dergisinde, 1977 yılında ise “Rizgarîciler” tarafından tanımlanan Newroz, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkmasıyla “bambaşka” bir şeye dönüşüyordu.

Avrupa’da ilk Newrozlar

Avrupa’da ilk Newroz etkinlikleri, 1976-77 yıllarında, Rizgarî, Özgürlük Yolu gibi örgütler tarafından düzenlendi fakat çok kitlesel değildi. Bu etkinliklere toplamda en fazla birkaç yüz kişi katılıyordu. 1979 yılında ise PKK, bu gündeme müdahil olmaya başladı. Kayıtlara geçen bütün Newrozlarda en kitlesel kortej, onunkiydi. O Newroz’un çalışmalarını Hamburg’da, daha sonra şehit düşen Hüseyin Durmuş, Ömer Akkaya ve Zaza Hasan’la birlikte yapanlardan biri olan Bekir Kalkan, şöyle anlatıyor:

“Çok çalıştık. O zamanlar militanca çalışıyorduk, pısırık değildik. O PKK ruhu var ya, militan ruhu, gerçekten öyleydi. Milletin yanına gidiyorduk, o zaman daha Newroz’u bayram diye kabul ettirmek için sırf, saatlerce uğraşıyorduk. Öyle gelmiş, tarihte şöyleymiş... Anlata anlata dilimizde tüy bitiyordu. Bazıları diyordu, siz ateşe tapıyorsunuz. Mecburen uzun uzun konuşuyorduk. Ama o gün, çalışmamız sonucunda, kortejimizde 250-300 insan vardı. Herkes şaşkınlık içindeydi. Bir anda büyüdük öyle. Daha önce bizimle görüşen KOM-KAR’cı da şaşırmıştı; koşuyor, geliyor, bizim kitleye bakıyor; onlardan fazlayız.”

‘O hissi anlatamam’

Kenan hevalin katıldığı ilk Newroz ise 1983 yılında… Almanya’nın Bielefeld kentinde düzenlenen o Newroz’a, dört bir yandan otobüslerle on binlerce Kürt katılmış. O günkü gözlemlerini ve duygusunu, şöyle anlatıyor:

“O kalabalığı, ilk orada gördüm ben. Her tarafta Kürtçe konuşuluyor, Kürtçe şarkılar söyleniyor. Ben o hissi anlatamam yani, tarifi çok zor. İnsan, yeni doğmuş gibi oluyor. Dev-Yol’un, Devrimci İşçi’nin yaptığı şeyler gibi de değildi benim için. Kürt olduğumu anladım; ait olduğum yer burasıydı. Daha önce illa ki, biri bir şey dediğinden de değil, karşıdakine hoş görünmek için kendimizi saklıyorduk. Sen bir dilden ne kadar tercüme yapsan olmaz, değil mi? Özüyle apayrı tat verir. Tarifi biraz zor. Bir de şovenizm vardı. Dev-Yol’un derneğinde Kürtçe müzik açınca şaka yaparlardı, ‘Milliyetçi mi oldun’ derlerdi ama insan içten içe bilirdi şaka olmadığını. İspanyolca şarkılar açılırdı, Arapça açılırdı, hepsini anlarlardı sanki ama Kürtçe konuştuğun zaman milliyetçi oluyordun; ‘Yahu gene senin milliyetçiliğin tuttu’ diyorlardı.”

‘Ben o kokuları özlemişim’

83’ten bu yana, olmuş 34 yıl; Kenan heval, hiçbir Newroz’u kaçırmamış bu süre içinde. “Bıkmadın mı gidip gelmekten” diye soruyoruz ve önce gülüyor, sonra yanıtlıyor:

“Bıkılmaz ya. Ben 38 senedir buradayım. Belki inanmazsınız ama... Köyde biz dereye giderdik, derede gübre kokuları gelirdi, ben o kokuları özlemişim. İnsan ona hasret kalıyor. Newroz’a gittiğin zaman ne kadar eksik olsa, tam olmasa da o sıcaklığı hissediyorsun. İnsan bunu yaşamadığı müddetçe tarifi zor yani. Derler ki ‘Anlıyorum’, imkânı yok.”


Yahu ne sosyal emperyalizmi!


Kenan Dere’nin “Newrozundan”, uyanışından bir hatıra daha:

“Bir gün Dev-Genç’in derneğinde seminer var, konu ‘Sosyal Emperyalizm’. Nurettin Güler diye bir arkadaşım vardı, 82’de şehit düştü, onunla birlikte kalktık gittik. Delil arkadaş da katılmıştı seminere. Söz istedi, istedi, vermediler; en sonunda verdiler. ‘Yahu’ dedi, ‘sosyal emperyalizm, beyaz emperyalizm, kara emperyalizm, bizim neyimize? Hele bakın, burada kaç kişi Türkçe anlıyor? Gelmişsiniz bir de ne anlatıyorsunuz… Kendi dilimizle konuşalım. Bakın bizim deremizde elektrik üretiyorlar, bizi ışıksız bırakıyorlar. Evimizde ekmek yok, yolumuz yok, dilimiz yok, okulumuz yok, bunları konuşmamız lazım.’ Delil hevalle dalga geçtiler, güldüler. ‘Ben sizin işinizden anlamıyorum, size başarılar’ dedi, salondan çıktı; biz de peşinden çıktık. O günden sonra dağıldılar. Kürtlerin kafasına dank etti.”




Bir yasak daha başlamadan bitti

Frankfurt notları: 


Açık söyleyeyim: Referandum çalışmalarının birçok merkezdeki zayıflığından dolayı Newroz’un geçtiğimiz yılın üstünde bir katılımla gerçekleşmesini beklemiyordum. Yanlış anlamışım. Galiba yaşanan -doğruluğunu, yanlışlığını bir tarafa bırakıp “bir vakıa olarak” söylüyorum- Kürtlerin referandum gibi, seçim gibi “ortak gündemlere” pek hevesinin kalmaması durumuydu.

İlk şaşkınlığı, Bremen’de otobüse binmeden yaşadım. Organizasyonu yapan arkadaşlar, katılımın yoğunluğu ve coşkusu karşısında bir miktar şaşkındı. Aralarından biri, “Bunu yaz heval,” dedi ve heyecanla anlatmaya başladı. Aha da yazıyorum: “De ki, biz çalışanlar karamsar bakıyoruz ama halkta heyecan var, coşku var. Biz 3-4 otobüs yeter diyorduk, yine de 8 otobüs tuttuk ama şimdi onlar da yetmez diye düşünüyoruz.”

Geçtiğimiz yıl Bremen ve çevresinden 2 otobüs tutulmuş, bu sene 8. Hamburg’da 6 otobüsmüş, bu sene 9. Her yerdeki durum da hemen hemen aynı. Üstelik herkesin dilinde dolaşan yağmur beklentisine rağmen…

Yürüyüş kortejinde de bu yoğunluk, hissediliyordu zaten. Ben, Bockenheimer Warte’de toplanan koldaydım; iki kol birleştikten sonra, “Bir de diğer kolun en önünü göreyim” diye heves ettim ve Kemal Sunal “Postacı”da nasıl yürüyorduysa o hızla koşar adım yürümeye başladım. Ama yetişemedim. Yarım saatlik hızlı yürüyüşün ardından bir de baktım ki miting alanındayım: Yürüyüşün en önü, çoktan alana yetişmiş ve sahne önünde yerini almış.

***

Bulunduğum kolun en önündeki pankartlardan birinde, Şengal’deki KDP ihanetine öfke vardı. (Eşyanın tabiatından gelenin “ihanet” olarak adlandırılması da biraz “eksik” kalıyor ya, neyse artık. “Kendi özüne değil, Kürt’e ihanet” deyip biraz daha hakikate yakın bir noktaya çekilebilir belki.) Newroz’dan iki gün önce dünyada en fazla Êzîdî’ye ev sahipliği yapan kentlerden biri olan Celle’deydim; orada gördüğüm tabloyla birleşti Newroz’da gördüğüm de… Orada konuştuğum bütün Êzîdîler, çok öfkeliydi; aralarından bir tanesi, “Şu dakikadan sonra KDP’yi savunanların değil burada propaganda yapması, rahat dolaşması bile zordur” diyordu. İnsan, “Nereden nereye” diye durup düşünüyor hâliyle. Ve “hakikatin gücüne” bir kez daha tanık oluyor.

***

Alanın bir başka önemli gündemi, Türkiye’nin Avrupa ülkeleriyle yaşadığı diplomatik krizin ardından Almanya’nın “bir denge politikası olarak” Kürt Halk Önderi Öcalan’ın fotoğraflarını ve PYD ile YPG’nin bayraklarını yasaklamasıydı. Polisin panzer ve TOMA’yı da içeren hazırlığı, bir müdahale ihtimali olarak değerlendirdi; neyse ki iş buraya varmadı. Ama o “gerginlik”, yürüyüş boyunca da devam etti. Polis, defalarca kez anons yaptı; organizatörler, “yasalar uyarınca” uyarılarda bulundu; fakat sonuç, o bayrakların daha fazla yükseltilmesi oldu. Hatta gençler, yüksek noktalara tırmanıp bayrakları herkesin görebileceği yerlere diktiler, buldukları her fırsatta.

Denilebilir ki “PKK yasağının” beşiğinde toplumsal meşruiyeti olmayan bir yasak daha güçlü bir sivil itaatsizlikle daha uygulanamadan çöpe gitti. Ne mutlu…

***

Referandum da Newroz’un gündemiydi; konuştuğum çalışanlarda, Hayır çalışmalarının Newroz ruhundan etkilenip canlanacağı beklentisi de vardı. Turumuz sürüyor; farklı merkezlerde etkisini göreceğiz. Benim de beklentim, şimdiden sonra hem sandık sürecinin yaklaşması hem de “baharın gelmesinin” çalışmaları güçlendireceği…


''Newroz yürüyüşü boyunca polis çaresiz gözlerle yüzlerce “yasaklı bayrağa”, Kürtler ise öfkeli gözlerle polise baktı. O bayraklar, yasaklandıkça kıymetlendi, daha yükseğe taşındı; yol boyunca “yasaklı örgütleri” ve “yasaklı lideri” selamlayan sloganlar hiç durmadı.''



663

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA