3 milyon yurtdışı oyunun anatomisi

Türkiye’de 16 Nisan’da yapılacak anayasa değişikliği referandumu için yurtdışında oy kullanma sürecinin başlamasına artık çok kısa bir süre kaldı. Birçok görüş, mevcut durumda Hayır ve Evet’in başa başa yakın bir potansiyele sahip olduğunu söylüyor. Dolayısıyla yurtdışındaki 3 milyona yakın seçmenin tercihi, daha önce olmadığı kadar belirleyici olacak.

16 Mart 2017 Perşembe | Dizi

Almanya’dan REFERANDUM notları - 1. Bölüm / Hazırlayan: Osman OĞUZ


BAŞLARKEN…

7 Haziran ve 1 Kasım Seçimleri öncesinde yaptığımız gibi referandum sath-ı mailinde de düştük yola. Almanya’nın farklı merkezlerinde ‘Hayır’ kampanyası yürüten değişik kimliklerden onlarca kişinin düşüncesini, duygusunu sayfalarımıza taşımaya çalışacağız. Elimizden geldiğince “çeşitli” bir çevreyle, yapabildiğimizce geniş bir coğrafyada, uğrayabildiğimiz kadar çok kentte… 

Yazı dizisinin ilk bölümünde, gerek “tabloyu” bütünlüklü görmek isteyene gerekse de kampanya örgütleyene belki bir miktar yardımcı olabilecek bir “genel çerçeve” çıkardık. Yarından itibaren ise kentlerden ‘Hayır’ gönüllülerinin sesiyle, sözüyle burada olacağız.




Türkiye’de 16 Nisan’da yapılacak anayasa değişikliği referandumu için yurtdışında oy kullanma sürecinin başlamasına artık çok kısa bir süre kaldı. Birçok görüş, mevcut durumda Hayır ve Evet’in başa başa yakın bir potansiyele sahip olduğunu söylüyor. Dolayısıyla yurtdışındaki 3 milyona yakın seçmenin tercihi, daha önce olmadığı kadar belirleyici olacak.


Genel bilgiler

Yurtdışındaki toplam Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı seçmen sayısı, 1 Kasım Seçimleri öncesinde 2 milyon 899 bin 69 olarak kayıt altına alındı. Bu rakam, referanduma katılan toplam seçmenin yaklaşık yüzde 5’ine tekabül ediyor; fakat seçimlere katılım düzeyi, bu oranı bir miktar aşağı çekiyor. 1 Kasım Seçimleri’nde -gümrükler de dahil olmak üzere- yurtdışındaki seçmenlerin 1 milyon 273 bin 452’si, toplam 3 bin 290 sandıkta oy kullandı; yani katılım oranı, yüzde 39.9 idi. (Verilerde güncel durumun henüz yansımamasından dolayı küçük oynamalar olabilir; fakat bu farklar, “yukarıdan bir bakışa” etki edecek mahiyette değil.)

Toplam seçmen sayısı açısından yurtdışı seçim bölgesinin açık ara en büyük sahası olan Almanya‘da ise 1 milyon 411 bin 198 kayıtlı seçmen bulunuyor. 1 Kasım Seçimleri’nde bunların yüzde 40,7’si (569 bin 886 seçmen) toplam bin 464 sandığa giderek oy kullandı. 

Bunun dışında, Fransa‘da 317 bin 997; Hollanda‘da 245 bin 523; Belçika‘da 133 bin 315; Avusturya‘da 107 bin 880; İsviçre‘de 93 bin 259; İngiltere‘de 86 bin 855; İsveç‘te 37 bin 073; Danimarka‘da 32 bin 921; İtalya‘da 13 bin 786; Yunanistan‘da 10 bin 589 seçmen bulunuyor.

Bu veriler, yurtdışındaki seçmenlerin yüzde 87.1’inin en çok Türkiyeli göçmeni barındıran ilk 9 ülkede bulunduğunu ortaya koyuyor. Taraflar da çalışmalarını bu ülkelerde yoğunlaştırıyor.


Seçmen özellikleri/davranışı

Yurtdışında seçmen davranışının temel belirleyeni, Türkiye gündemi oluyor; ancak o gündem de göçmen ve mültecilere bir miktar “çarpılmış“ olarak ulaşabiliyor. Yurtdışındaki seçmen, siyasal yelpazeyi salt “kimlikler” üzerinden okuyor; programlara bakışı ve refleksleri de neredeyse bütünüyle bunun üzerinden gelişiyor. Dolayısıyla yurtdışındaki seçmenleri sınıfsal pozisyonuna, mesleki gruplara, yaşa veya başka sosyoekonomik parametrelere göre tasnifleyerek düşünmek mümkün olmuyor. En sağlıklı tasnif, politik/etnik kimlikler üzerinden yapılabiliyor. 

Bu kimlik gruplarının AKP’nin (ve müttefiki MHP’nin) tüm keskinleştirme çabasına rağmen geçişkenlik arz ettiğini de not etmeli. Türk milliyetçisi ve muhafazakârı dernekler, geçtiğimiz yılın Nisan ayından bu yana yurtdışında yaşayan Türkiyelileri, Kürt karşıtı bir pozisyonda konsolide etmeye, sokağa çıkmaya hazır hale getirmeye çalışıyor; ancak bu çaba, defaatle başarısızlığa uğruyor. Osmanen Germania Boks Kulübü gibi kriminal gruplar ve Almanya Yeni Türk Komitesi gibi militarizasyon odakları, hem polis operasyonları ve hem de ilgili ülkelerin yerel basın organları tarafından oldukça hırpalanmış durumda. 

Referandum sürecinde başat olarak rol oynayacak kimlikleri kabaca şöyle tasnif edebiliriz:

* Kürtlük

* Türk muhafazakarlığı/AKP

* Kemalizm/Laikçilik

* Türk milliyetçiliği

* Alevilik

* Sosyalist sol

* Son dönem sürgünleri

* “Farklı” kimlikler

* Radikal İslam


* Kürtlük

Yurtdışındaki Kürt seçmenlerle ilgili ayrı istatistiki veriler elde etmek oldukça güç. Zira Kürtler, istatistiğe konu herhangi bir resmi belgede (sözgelimi kimliklerinde) ulusal aidiyetlerini belirtemiyor. Ancak Kuzey Kürdistan kentlerinden ikameti yurtdışında olanlara dair verilere ulaşmak mümkün. Bu veriler, dilenen sağlıklılıkta bir sonuca ulaştıramayacaksa da bir fikir verebilir.

Kuzey Kürdistan’ın 23 ilinden 515 bin 873 kişinin kaydı, dünyanın 198 ülkesinde bulunuyor. (Anılan iller doğudan batıya şöyle: Iğdır, Hakkari, Kars, Ağrı, Şırnak, Siirt, Bitlis, Muş, Erzurum, Bingöl, Dersim, Erzincan, Batman, Diyarbakır, Mardin, Elazığ, Malatya, Urfa, Adıyaman, Antep, Kilis, Maraş. Bu kentlerin farklı sosyoekonomik, kültürel, etnik özellikler taşıdığı, Kürtlüğü bir politik kimlik olarak taşımayan nüfusun çoğunluğu oluşturduğu kentlerin de bunlara dahil olduğu akılda tutulmalı ve istatistiki veri de buna göre değerlendirilmeli) Bu rakama yoğunluklu olarak Kürtlerin yaşadığı Cihanbeyli, Kulu, Pazarcık ve Elbistan gibi merkezler eklendiğinde sayı, 609 bin 731 kişiye ulaşıyor. (Son dönem sürgünleri dahil değil) Bu veriye göre yurtdışında, seçmen davranışını bazı ortak parametrelerle değerlendirebileceğimiz asgari 400-450 bin dolayında Kürt seçmen bulunduğunu söylemek mümkün.

Yurtdışındaki Kürt seçmenlerin bir kısmı, memleketlerindeki sandığı büyük oranda etkileyebilecek potansiyele de sahip. Sözgelimi Muş’un Varto ilçesinde yaşayan 6 bin seçmen bulunurken; yurtdışında 12 bin 24 Vartolu seçmen var. Yine Maraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinden 42 bin 192 seçmen, oylarını yurtdışında kullanacak. Dersim’in de on binlerce seçmeninin yurtdışında olduğu biliniyor.

Kürtler ayrıca, “Avrupa’nın en mobilize halkı“ olma özellikleriyle de referandumun en belirleyici kimliklerinden.


* Türk muhafazakarlığı/AKP

Türk muhafazakarlığı, Avrupa’da yaşayan Türklerin en az 40-50 yıldır anaakımı. Milli Görüş camilerinden Kaplan Cemaati’ne, oradan DİTİB’e ve AKP’nin “neo-muhafazakâr” örgütlenmesine ulaşan bir “gelenek” var. Sanıyorum söylemeye gerek yoktur: Bu “gelenek” her dönemde devlet olanaklarıyla gelişip serpildi. Camilerin açılışlarına Türk konsolosları katıldı; birçok imam, maaşını Türkiye’den aldı.

Dolayısıyla yurtdışında muhafazakar seçmen, büyük oranda örgütlü. Camiler, cemaat örgütlenmesi, devlet destekli dernekler ve vakıflar, bu kitleyi mobilize etmek için yoğun çaba ve kaynak harcıyor. Bu “birliktelik” insanlara devlet olanaklarından faydalanma ve dayanışma şansı da verdiği için cazip hale geliyor. Dolayısıyla bu kitlenin seçmen davranışının bloklar halinde değişmesi, zor görünüyor. Ancak biliniyor ki, bu kitleye dahil olan ama Kürt kimliğini de terk etmemeye çalışan azımsanmayacak bir toplam bulunuyor. Bu toplamın seçim davranışının değişkenliği, özellikle Kürt illerindeki seçim tarihiyle sabit bir bilgi. Referanduma giden yoldaki yoğun çatışmalar, Kürdistan kentlerinin yakılıp yıkılması ve en önemlisi de AKP-MHP ittifakı, bu kitleye dahil olan Kürtlerin seçmen davranışında değişikliğe yol açabilir. Bu değişim, “sandığa gitmemek” olarak da görünür olabilir; dolayısıyla bu rahatsızlığa sahip olanlarla iletişim kurabilecek kanalların yaratılması kritik önemde görünüyor. Bu iletişimi geleneksel kurumlar üzerinden -bu denli kısa bir süre içinde ve hedef odaklı- geliştirebilmek ise zor; dolayısıyla yeni araçlar, seslenme kanalları bulmak elzem.


* Türk milliyetçiliği

Diasporadaki Türk milliyetçiliğinin memlekettekinden çok daha şoven/hayattan kopuk olduğu biliniyor. Bir süre öncesine kadar ağırlıklı olarak MHP ve BBP’ye bağlı dernekler üzerinden mobilize olan bu kimlik, bazı kentlerdeki ocaklar/dernekler ve camiler üzerinden politik varlığını sürdürüyordu. AKP-MHP ittifakı ve Kürt savaşının yeniden şiddetlenmesi, bu kitleyi mobilize etme çabasını da yeniden gündemleştirdi. Türk milliyetçisi dernekler, özellikle militarist niyetlerin hayata geçirilmesi için kullanılan merkezlere dönüştü. 2016’nın Nisan ayında Almanya Yeni Türk Komitesi (AYTK) ve Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD) imzasıyla öncülük edilen Kürt karşıtı sokak hareketlenmesi denemesinin aktif bileşenlerinden biri de bu kimlikti. AKP’yle o dönemden bu yana giderek artan bir yoğunlukta birlikte hareket ediyorlar ve görünen o ki devlet olanaklarından da eskiye nazaran daha fazla faydalanıyorlar.


ARA NOT: DİTİB’e bağlı camilerin imamlarının, Türkçe öğretmenlerinin ve konsolosluk çalışanlarının merkezinde olduğu “Türk devletine bağlı muhbir ve ajan ağına” ilişkin tartışmalar; Anayasayı Koruma Örgütü başta olmak üzere Almanya makamlarının Türk devletinin faaliyetlerini “tehdit” olarak ilan etmesi; Avrupa basınında çıkan ve Erdoğan’ı “diktatör” olarak tespit eden haberler ve son olarak Almanya, Hollanda ve Danimarka başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin Evet çalışmalarını ve AKP’li bakanları engellemesi... Bu gelişmelerin muhafazakarları ve Türk milliyetçilerini Evet’e motive ettiği yönündeki endişe, yersiz olabilir. Halihazırda zaten militan olan Evetçilerin bu gelişmeler ekseninde yoksun oldukları atmosferi yaratmaya çalıştıkları, bu nedenle “seslerini yükselttikleri” muhakkak. Ancak örgütsüz kitle, bu tepkiye sokakta ortak olmuyor ve “Türk kimliği” Avrupa’da hiç olmadığı kadar “örselenmiş” bulunuyor. Birçok Türk, artık sokakta, yaşadığı ülkenin yurttaşlarıyla diyalog kurarken Türk olduğunu söylemeye çekindiğini belirtiyor. MHP’li veya başka milliyetçi Hayır’cıların “AKP’nin ülkenin ve milletin adını rezil ettiği” yorumunun görünürlük kazanması, bu kitlenin oylarında değişkenlik yaratabilir. CHP’nin meseleye “Bu bir vatan meselesi, Hollanda’ya yaptırım uygulansın” gibi AKP’yi sorumluluktan arındıran bir söylemle dahil olmasının yaratacağı sonucun ise Evet’e güç kazandırmak olacağı yaygın kanaat.


* Kemalizm/‘Laikçilik’

CHP, Kasım 2015 Seçimleri’nde yurtdışındaki oyların yüzde 15.4’ünü alarak üçüncü parti oldu. Bu oran, 177 bin 151 kişiye denk düşüyor.

Anayasa referandumuyla birlikte şiddeti artan laiklik tartışmalarının en fazla motive ettiği kesim, Kemalistler. Dolayısıyla 1 Kasım Seçimleri’nde oy kullanmayan 1 milyon 600 bin seçmen içinden Kemalist ya da “laikçi” duyarlılıklara sahip olanların referandumda mobilize olması beklenebilir.


* Sosyalist sol

Avrupa, ‘80 darbesi sonrası ve ‘90’lı yıllarda çok sayıda sosyalist örgütten insanın evi oldu. Bu insanların bir kısmı, örgütlü çalışmalarını yaşadıkları ülkeye taşıdı; bir kısmı ise apolitize oldu. İki grup da Hayır seçmeni. Bu kitlenin politik temsiliyeti, çok sayıda örgüt arasında bölüşülmüş durumda. Bu örgütlerin bazıları, Avrupa Hayır Platformu içinde HDP ve diğer kurumlarla birlikte Hayır kampanyası yaparken bazıları ise özgün çalışmalarına ağırlık veriyor; fakat hepsi (hatta bugüne değin sandığa burun kıvıranları bile) mutlaka çalışıyor.


* Son dönem sürgünleri

Avrupa’nın her yerinde, gerek mülteci kamplarında gerekse de üniversitelerde AKP dönemi politikalarının sonucunda Avrupa’da yaşamak zorunda kalan insanlar var. Barış İçin Akademisyenler üyeleri, öğretmenler, memurlar, siyasi parti yöneticileri, yazarlar, gazeteciler… Tabir yerindeyse, onların varlığıyla birlikte “Erdoğan diktatörlüğü” yurtdışındaki milyonlarca Türkiyelinin “kıyısına vurdu.” Bu insanların çoğunluğu, bürokratik sorunlarından ve konsolosluk tedirginliğinden dolayı oy kullanamayacak; ancak referandum çalışmalarına dahil olmalarının bir enerji ortaya çıkaracağı muhakkak.


* ‘Farklı’ kimlikler

Ermeni, Süryani, Êzîdî, Çerkes... Yurtdışında Türkiye ve Kuzey Kürdistan illerinden baskılar sonucu göç etmek zorunda kalan binlerce insan yaşıyor. Özellikle bazı merkezlerde, bu kimliklerden insanların politik ağırlığı oldukça hissedilir. Birçoğunun oy potansiyeli kuvvetli görünmeyebilir; ama bu kitlenin politik tercihleri özel bir önem arz ediyor. Bir Êzîdî’nin ya da Ermeni’nin destek vermediği bir programın, toplumsal algıda ve Avrupa kamuoyunda demokratiklik imajını yakalaması zor görünüyor.


* Radikal İslam

Avrupa’da AKP destekli cami/derneklerin dışında çok sayıda cami/dernek de bulunuyor. “Milli Görüş“ camileri ile DAİŞ veya El Nusra çeteleriyle organik bağı bulunan camileri bu kategoride değerlendirebiliriz. Bu seçmen kitlesi, büyük oranda Evet cephesinde; küçük bir kısmı ise referandumu boykot ediyor. Bu kitle, hiçbir biçimde Hayır’a ikna edilebilir değil ama onların Evet’e desteği üzerinden Hayır cephesinin konsolide edilebileceği ve hatta yer yer edildiği bir gerçek. 




‘1 milyon oy’ mümkün mü?


Avrupa’da Hayır çalışması yürüten en büyük odak olan, Avrupa Demokratik Kürt Toplum Kongresi (KCDK-E), Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK) da dahil olduğu Avrupa’da Hayır Platformu, hedefini “1 milyon Hayır oyu” olarak açıkladı. Bu kapsamda platform, bütün kesimlere ulaşabilecek bir söylem tutturmaya çalışıyor.

Mevcut tablo ve yurtdışındaki geçmiş seçimlerden elde ettiğimiz veriler, bu hedefin bir hayli zor bir hedef olduğunu ve eğer gerçekten ulaşılmak isteniyorsa birçok faktörü bir arada gözeten çok dikkatli bir çalışmayı koşulladığını ortaya koyuyor.

Kasım Seçimleri’nde Avrupa’da bugün “Evet’çiler” olarak anabileceğimiz AKP ile BBP, kullanılan 1 milyon 273 bin oyun 652 bin 41’ini almayı başardı. (BBP’nin oyu 5 bin 13) Bugün “Hayır’cılar” olarak anabileceğimiz partilerin aldığı toplam oy ise 412 bin 955. MHP Yurtdışı Teşkilatı, referandumda “Hayır” diyeceklerini açıklamış ve ardından yoğun tartışmalar çıkmıştı. MHP’nin son seçimlerde aldığı oy, 81 bin 76. Bu oyların büyük bölümünün de referandumda “Hayır” hanesine yazılması, yaygın bir beklenti.

Tekrar hatırlamak gerekirse, bu seçimlere katılım oranı yüzde 40.7’de kalmıştı. Dolayısıyla 1 milyon 625 bin 617 seçmenin iradesi sandığa yansımadı. (Yurtdışındaki seçmenlerin hangi konsolosluğa kayıtlı olurlarsa olsunlar kendilerine yakın herhangi bir konsoloslukta oy kullanabilmesini sağlayan yeni düzenleme, referandumda katılım oranını yükselten bir faktör olacaktır.)

Bu tablo, referandumda 1 Kasım’ın sonuçlarını aşmak isteyenin önüne çok net iki görev koyuyor: Söylemini mümkün olduğunca “genelgeçer” ve “anlaşılır” forma sokmak ve “Sandığa gidip de ne yapacağım” diyen isteksiz seçmenin mobilizasyonunu sağlayacak bir atmosfer yaratmak. Son diplomatik krizin etkileri ne olur, “evindeki seçmen” nasıl davranır, kehanette bulunmak zor; ancak kampanya yoğunluğu açısından sürecin “o atmosferde” olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.




‘Destekçi’ değil ‘özne’ yapmak için...

Göçmenler ve mülteciler arasındaki politik çalışmalar, çoğu zaman bütünüyle memlekete endeksli ve taleplerini/söylemini de oradan “ithal eden” bir konsept ile ilerliyor. Bu tarz, mevcut derneklerin gündelik çalışmasına halihazırda damga vuruyor, çoğu zaman eleştiriliyor ve derneklerin yaş ortalamasının 60’lara dayanması gibi çok önemli sonuçlar ortaya çıkarıyor.

Referandumda -hele de “1 milyon Hayır” gerçekten hedefleniyorsa- geçmiş seçimlerde sandığa gitmeyen seçmenlerin mobilize edilmesinin önemini verilerle izah etmeye çalıştık. Bu “umursamaz” kitlenin önemli bölümünü de gençler ve kendisini artık yaşadığı ülke ile tarif edenler oluşturuyor. Bunun yanı sıra birçok insan, keskin bir politik kimliğe sahip değilse, doğrudan muhatabı olmadığı siyasal gerilimlerin tarafı olmakta gönülsüz davranıyor. Dolayısıyla “yeni seçmenlere” ulaşmanın etkili bir metodu olarak “yerel meseleleri de gündemleştiren” bir tarz, elzem hale geliyor.

Peki böyle bir söylem, nasıl ve hangi argümanlarla geliştirilebilir?

Göçmenlerin “özlük sorunları” var. Bunların birçoğu, farklı çalışmalarda argüman haline getirilebilir ve bunun üzerinden bir mobilizasyon sağlanabilir. Kurumsal ve toplumsal dışlanma, bu sorunların başını çekiyor. Fakat bugüne kadar -HDK Avrupa çalışmasıyla yeni hedefler konulmuş olsa da- etkili biçimde yürütülmemiş ve mevcut politik mobilizasyona etkisi yok denecek kadar az olan bu taleplerin referandum özgünlüğünde bir katkısı olmayacak. Yine de “bugün için” düşünülebilecek ve “hemen” gerçekleştirilebilecek, yurtdışındaki seçmenleri belki de “destekçilikten özneliğe terfi ettirebilecek” üç madde önerilebilir:

* Her şeyden önce çalışmaların salt Türkçe ile yapılması bir yana “esas olarak Türkçe” yapılmasından dahi vazgeçilmesi gerekiyor. Yaşamını Türkçe şekillendiren insanların önemli bir bölümü, Türkçe propaganda materyallerine bir yolunu bulup ulaşabilir; fakat yaşamını artık yaşadığı ülkenin diliyle kurmaya başlamış veya o ülkede doğup büyümüş kişinin “çabalayarak” propogandif metinlere ulaşmasını ummak, o seçmene ulaşmaktan vazgeçmek ile eşdeğer.

* Yurtdışında AKP tarafından desteklenen ve hızlı bir biçimde yaygınlaşan çetevari örgütlenmeler, muhafazakar ve milliyetçi seçmenler de dahil olmak üzere herkesi rahatsız edecek bir tıynete sahip. Osmanen Germania isimli, AKP’nin açık desteğiyle onlarca ülkede örgütlenen çeteye yönelik Alman polisinin yaptığı operasyonlarda uyuşturucu ve silah ele geçirilmişti. Bu veri, Evet’in, dolayısıyla AKP ile MHP’nin güçlenmesi durumunda yurtdışında ortaya çıkacak tabloyu anlatmakta etkili olabilir.

* Almanya ve Hollanda başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin Türkiye’ye “diktatörlükle yönetilen muz cumhuriyeti” gibi davranabilmesi, Evet’çi militanları mobilize edebilir; ama bu gelişmeyi bir “karşı-söylemle” tersine çevirmek de mümkündür: “Türkiye vatandaşı olmak” yurtdışında hiç bu kadar aşağılanmamıştı ve hiçbir hükümet döneminde Türkiye diplomasisi, bu kadar rezil rüsva edilmemişti.


560

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA