Unutmak

Şükrü Erbaş

15 Mart 2017 Çarşamba | Kültür-Sanat


Önce kaysı ağacı kurudu. İlkyazlar dallarında el çırparken ortasından ayrılıverdi bir gün. Annem ürperdi. Karardı. Dua etti. Pınardan su taşıdı. Avlunun dört köşesinde üzerlik yaktı. Kaysı küçüldü küçüldü, biraz acıya, biraz serçelere, biraz da annemin yemenisine benzeyen bir boşluğa dönüştü. Yayığın ipi bir zaman sallandı o boşlukta. Annem kirpiklerini silerek bahçeye sarmaşık gülleri dikti. Akasya ağacını kucakladı. Gülhatmileri öptü. Domateslerle konuştu. Delice kuşlarına türkü söyledi. Ay ışığından kandiller yaktı. Çocuklarına okumuş insan hikâyeleri anlattı.

Bahçe usul usul iyileşmeye başlamıştı ki babam öldü. Gökyüzü yere indi. Babam, sustuğu bütün sözleri götürdü. Toprağın gökyüzünden büyük olduğunu o gün öğrendik. Annem, babamın mezarından daha derine düştü. Bütün sesleriyle ağladı. Odalardan tarlalara bir yumak oldu. Duvarları babamın fotoğraflarıyla doldurdu. Seccadesini fotoğrafların önüne serdi. Duramadı, hacca gitti. Bilmediği dualarla babamı sevdi. Ekin ekmeyi öğrendi. Buğdayları büyüttü. Devletin kâğıtlarına imzalar attı. Kasabanın minibüsünde yolculuk etti. Çıkıp çıkıp bacaya baktı, tütüyor mu diye. Sonu gelmeyen harflerle çocuklarını özledi.

Bir gün küçük kızı öldü. Annem kör oldu. Yattı ve bir daha kalkmadı. Yastıklarda, kapı gıcırtılarında, pencere buğularında sarı bir inilti annemin yerine konuştu. Durmadan genç kızlığını anlattı. Kardeşimizin güzelliği annemin yüzünde gamzelendi. İyilik ölmüyor, dedik içimizden. Ölümü unuttuğu bir gün büyük kızı öldü. Söylemedik. Zaten seslerden kurtulmuştu. “Bu kız…” dedi, ne söyleyeceğini hatırlayamadı. Sonra birden çocukluğuna gülümsedi: “Yedi kere sızdırılmış bal gibi / Altın bardaklara koyup içmeli.” Uzun sürmedi, gelini öldü. Annem, bir kapıdan elini uzattı: “Şu yüzüğü Hatice’ye verin” dedi. Donup kaldık. Ağzımızda son bir dualar, ilaç dolu bir odada kaybolduk.

Tanrım, ölüm müsün, hayat mı… annem seni çoktan unuttu…



366

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA