Sandık kurulamasa bile ‘Hayır’ kazanacak!

Herkes bulunduğu kulvarda bir şeyler yapmaya çalışıyor. Şöyle diyeyim: Kendini koruyor. “Çekileyim, devlet terörü bana zarar vermesin” gibi bir duygu yok. “Geldi başımıza, oturalım yerimizde” denilen bir durum yok. Şu önemlidir: Hiç susmadık.

13 Mart 2017 Pazartesi | Dizi

OSMAN OĞUZ / HABER MERKEZİ


Çiçek Otlu, 26 Eylül 2016’da yapılan kongreden bu yana Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Genel Başkanı. ESP, Türkiye solunun mücadeleciliğiyle ve Kürt halkına her düzeyde gücü oranınca omuz vermesiyle tanınan bir öznesi. 

Çiçek Otlu, 1973’te Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde, geleneksel bir Türk ailede doğmuş. Gençliğinde bırakın solculuğu, politik biri bile değilmiş. Hacettepe Üniversitesi’ni kazanmış fakat orada da uzun süre politik alana hep mesafeliymiş. Ta ki dördüncü sınıfa, mezuniyet arefesine kadar... O günlerde hem Sivas Katliamı hem de Sabahat Karataş’ın katledilmesinden etkilenmiş ve örgütlenmese de ufak ufak devrimcilerle birlikte hareket etmeye başlamış. Daha uzun bir zaman geçmemiş ki, gözaltına alınmış. Yıl, 1994. Otlu, henüz birkaç aydır politik. Bir girmiş, 2004 yılında çıkmış. Kendisinin deyimiyle, “hapishanede büyümüş, olgunlaşmış.” Mahkemedeki savunmasında da kendisini tutuklayan hakimlerden durmaksızın tahliye isteyeceği yerde, “Beni devrimci yapacağınız için teşekkür ediyorum” demiş.

Hapishane ardından ESP’de örgütlü mücadelesini sürdüren Otlu’nun başından gözaltılar, tutuklamalar yine eksik olmamış tabii. Eylül 2006’da düzenlenen operasyonlarda yeniden tutuklanmış. 2012’de yasaklanan Newrozlar dolayısıyla hapse koyulanlardan biri de oymuş. Son tutuklanma ise 2013’te Gezi Direnişi’ni yönetmek ve yönlendirmek suçlamasıyla olmuş.

Otlu’yla Almanya’nın Frankfurt kentinde 16 Nisan referandumuna dair düzenlenen bir panel ertesinde konuştuk. Devrimcilik yaşamının 12 yılı, dörtte üçü zindanda geçmiş Otlu, umut propagandası yapıyordu dinleyenlere. “Bugünleri 12 Eylül’le karşılaştıranlar yanlış yapıyor. O günlerde kimse direnememişti, bugün hala muhalefetin birçok mevzisi var ve geri çekilmiyoruz, direniyoruz” diyordu.

ESP Genel Başkanı’yla hem yürütücülerinden biri olduğu Hayır kampanyasını hem partisinin tutumunu hem de kendi hikâyesini konuştuk.


Yıllardır bu topluma solun, sosyalizmin değerlerini anlatmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan AKP şiddetle sürekli biçim vermeye çalışıyor, diğer yandan ekonomik bir vaziyet var, bazıları kriz diye tanımlıyor bunu… Genelde “kutuplaşma” gibi çok genel laflarla ifade ediyor durum. Siz Batı’nın şu anki vaziyetini nasıl tanımlıyorsunuz?

Şöyle gözüküyor: AKP sadece siyasete müdahale eden, ekonomik yapıya müdahale eden bir yapı değil. Aslında baktığımızda tüm toplum yaşamına müdahale eden bir tarzı var. Bunu nerede görebiliyorsunuz? İşte bir kadının nasıl giyineceğine ve nasıl yaşayacağına karar veriyor ya da işte Kadıköy’de bir tane kedi evi bile yapmanıza izin vermiyor. Biliyorsunuz, bir ara “Kadın erkek bir arada yaşayamaz” dedi, alkolü neredeyse yasakladı… Politik İslam denilen tarzda İslami yaşamın kurallarını dayatmaya başladı.

Bunu kadınlara ev içinde dayatmaya çalıştı. İşte iyi bir eş olmak, iyi bir anne olmak… Ve üç tane çocuk doğuran bir kadın olmamızı isteyen bir AKP’yle karşı karşıyayız. Toplumda da cinsiyetçilik çok keskinleşti.

AKP’yi tartışırken herkes muhtarlar toplantısını konuştu ama AKP’nin en çok da kadınları örgütlediği görülüyor. Bunu nasıl yaptı? İşte mahallede muhtarlar üzerinden hangi ailenin yardıma ihtiyacı olduğunu belirledi ve kadınları okuma yazma ile meslek edindirme kurslarına yöneltti, el ürünlerinin satışını sağlayan kadın pazarları kurdu. Bunlar üzerinden bir toplum yapılanması oluşturdu.


Deniliyor ki, toplumsal yapının ekseriyetinde faşizmin toplumsal dayanağına dönüşen bir yapı var. Buna katılır mısınız? Vaziyet böyle mi?

Sonuçta şöyle: Evine kiracı alırken daha garantici davranıyor. Kim olduğuna, neci olduğuna bakıyor. Sırt çantanız bile varsa sizden şüpheleniyor. Biraz devrimciye benziyorsanız ya da Kürt’seniz potansiyel şüpheli şahıs olarak değerlendiriliyorsunuz ve sizi ihbar edebiliyorlar. Belki toplumun geneline yayılmış değil ama AKP’nin militanlaşmış bir kitlesi var. Sivil diyebileceğimiz bir kesim bu. “Reis sokağa çık dedi ve çıktık” diyen bir kesim var yani. Bu kitle, muhbir olmasının yanında militaristleşmiş bir kitle.


Bir de şöyle deniliyor: Demokratik muhalefetin alanı çok uzun zamandır bu kadar daralmamıştı. Buna katılır mısınız?

Evet, çünkü bu kadar yasaklamayla karşı karşıya gelmemiştik. Basın açıklaması yasak. Hiçbir dernek, demokratik kitle örgütü kurulamıyor. Öz örgütlülüklerinize izin verilmiyor. Bir yerde toplantı yapmanıza izin verilmiyor. Emekçi semtlerde bir kafede üç dört genç duruyorsanız gaz bombası atılabiliyor. Bildiri dağıtmanız, gazete dağıtmanız, eylem yapmanız yasak. Tweet atma hakkınız bile yok. Facebook’a girip iki cümle yazma hakkınızın olmadığı bir durum yaşıyorsunuz.

Daha önce örgütlü kesimlere saldırı olurdu; gözaltı, tutuklama olurdu. Şimdi öyle değil. AKP’nin inisiyatifini, iradesini tanımayan herkesin gözaltına alınma ve tutuklanma potansiyeli var. İlla HDP’li, ESP’li, DBP’li olmanıza gerek yok.


Peki bu şartlar altında solun vaziyeti ne? Bazıları toplumun uğradığı şokun sola da sirayet ettiğini söylüyor. Böyle mi?

Yani aktif siyasettekilere bakıyorum, her gün sokaktayız; demek ki geri çekilmedik. Basın kapatıldığı zaman Özgür Radyo direnişteydi, İMC kendi alanında slogan atıyordu, geçen gün Berat Albayrak’ın maillerini yayınladılar diye alınan gazeteci arkadaşlarımız direndi. Dışarıda insanlar gösteri yapmaya devam ediyor. Gençlik de sokakta, geri çekilmemeye çalışıyor. Ama en güçlüsü de kadın özgürlük mücadelesi. Mesela tecavüz yasasına karşı İstanbul, Ankara, Trabzon, Hopa… Her yerde binlerce kadın sokağa çıktı. Trabzon’da bile binlerce kadın sokağa çıktı. Hopa’da gaz bombası atıldı ama yürüyüş devam etti. Ankara’da “Yürüyüşe izin vermiyorum” dediler ama kadınlar yine de yürüdü.

Görünen şu: Herkes bir geri çekilme olduğunu söylüyor ama böyle olmadı. Akademisyenlere bakıyoruz; barış kampanyası imzaladılar. Tehdit edildiler ama imzalarını geri çekmediler. Mücadele ediyorlar. Aslı Erdoğanlar, akademisyenler tutuklandı, buna rağmen geri çekmediler. İhraçlar gündeme geldi, yine geri çekmediler. Ne dedi akademisyenler? Onurlu yaşayacağız.

En son İrfan Değirmenci’nin işten kovulması ardından da bir istifa dalgası oluştu. Ne dediler? Gider Taksim’de simit satarız ama onurumuzla yaşarız. Şu anda aynen Gezi’deki gibi insanlar özgürlük ve onur mücadelesi veriyor.

Kitle hareketi belki çok büyük değil. Gezi’deki gibi, Kobanê Serhildanı’ndaki gibi değil. Ama direniş sürüyor. İşte Yüksel’de Nuriye Gülmen bir örnektir. Kadın özgürlük hareketi, akademisyenler, gençlik birer mevzi. Bunun yanında zaten Kürt hareketi en büyük direnişi sergiledi.

Şunu görmek gerekiyor: Gezi Ayaklanması’nı yaratan kitle, orada duruyor. HDP’ye 6 milyon oyu veren insanlar, orada duruyor. Bunları görmezsek hep “Sokağa çıkılmıyor, hareket edilmiyor” deyip durabiliriz.

10 bine yakın yöneticisi gözaltına alınmış, 4 bin 500 yöneticisi tutuklanmış bir HDP var; eşbaşkanları, milletvekilleri içeride; ama HDP mücadelesini sürdürüyor, sözünü söylüyor.


Yani siz bu süreci demokratik muhalefetin, solun gereğince karşılayabildiğini, göğüsleyebildiğini düşünüyor musunuz?

Genel olarak herkes, kendi bulunduğu kulvarda gücü oranında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Şöyle diyeyim: Kendini koruyor. “Çekileyim, devlet terörü bana zarar vermesin, mağdur olmayayım” gibi bir duygu yok. Bazen HDK’de ortaklaşıyoruz, bazen başka yerlerde… Ama herkes kendine bir yol arayışı içinde. Durmuş, “Geldi başımıza, oturalım yerimizde” denilen bir durum yok. Herkes buradan çıkmaya çalışıyor.

Şu önemlidir: Hiç susmadık. Hiçbir şekilde sessiz kalmadık. Bir de şunlar görünüyor: İnsanlar önceden mesela Cumartesi Anneleri’ne bu kadar ilgi göstermezlerdi; ama şimdi orası bir mevzi olmuş, herkes orada sesini duyurmaya çalışıyor. Suruç Katliamı’yla ilgili oturma eylemine katılıyor. Bir tane gece yapılıyor, konser yapılıyor; önceden “Aman hep dinliyoruz bu şarkıları” dediğimiz bir konser belki ama insanlar çok fazla ilgi gösteriyor. Bunlar moral oluyor, insanlar birbirinden güç almaya başlıyor.

Ama tabii istendiği düzeyde mi karşılanıyor, derseniz, öyle değil tabii ki.


Kürt meselesinin aldığı halle birlikte bu dönemde, sizin geleneğinizin de sık söylediği “Kürt sorunu bir turnusol kağıdıdır” cümlesi hala bir şeyler ifade ediyor mu?

İfade ediyor. Çünkü Kürt hareketine yakınsanız, diyelim öz yönetimi savunuyorsanız, katledilme ve tutuklanma sebebi oluyor bu. HDP’yle yan yana yürümek demek, bu devletin bütün terörünü kabul etmek anlamına gelir. Baktığımız zaman Kürt sorununun halen bir turnusol kağıdı olduğu görülüyor.

Mesela Kürt ulusal hareketinin bazı anlardaki geri çekilme taktiklerini göremeyen bir anlayışın da halen var olduğunu görüyoruz.


Halen sol içinde yaygın olarak var mı bu anlayış?

Mesela Dolmabahçe Mutabakatı çokça tartışıldı; müzakere, çokça tartışıldı. Diyelim ki yapılmak istenen Kürt ulusal birliği bile çokça tartışılıyor. Ya da işte “Çok mu gerekli Rojava’yı devrim olarak görmek” diyenler var. “ABD’yle işbirliği içinde bunlar, o yüzden güvenilmez” diyenler var. HDP’nin parlamentodaki bazı çıkışları karşısında farklı tavırlar sergileyenler… Ya da öz yönetim… Nusaybin, Sur ve Cizre’de “Zamanı mıydı” diye tartışmadılar mı?


Siz ESP olarak nasıl bakıyorsunuz?

Biz Kürtlerin kendi ulusal kimliklerini ve yönetimlerini kurmaları bakımından önemli görüyoruz. Bir halk hareketi, gençlik hareketi, “Ben devletin sistemini tanımıyorum, kendi öz kimliğimle yeni bir sistem kurmak istiyorum” dedi. Rojava Devrimi’nin arkasından geldi. Aslında AKP’ye, “Senin 1 Kasım seçimlerini de tanımıyorum” dedi ve direnişe geçti insanlar.


Soldaki genel yaklaşım nasıl bu konuda?

Diyelim ki Nusaybin’de yapılanı görmemek, politik ve askeri yenilgi olarak anlamak, “Zamanı mıydı” demek gibi tutumlar var. Buradaki askeri zaferi görememek vaziyeti de var.

Paris Komünü diyelim ki, 71 gün sürmüştür belki ama bunu bir deneyim olarak bütün kuşaklara aktarmaya çalışıyoruz hala. Ama diyelim ki Sur’u böyle anlatmıyoruz.


Mesela Sur’da yaşananın aynısı Latin Amerika’nın yağmur ormanları arasında olsaydı, bu bahsettiğiniz yaklaşımlar da başka türlü olur muydu?

Latin Amerika’ya gitmeye gerek yok, Filistin’de bile olduğunda farklıydı. Orada da biliyorsunuz, fedai eylemler yapıldı, pazarlarda da yapıldı ama yaklaşım farklıydı.


O zaman burada sorun, yapanın Kürtler olması mı?

Belki de bu coğrafyada yaşıyor olmanın getirdiği bir şey de olabilir. Kendi yakınındakini iyi anlayamamak…


Tam tersi gerekli değil mi aslında?

Evde kardeşler arasında da böyle değil midir ilişkiler? Komşunla dilini daha dikkatli kurarsın ama kardeşine başka türlü konuşursun. Belki bundan kaynaklanan bir hoyratlık ve acımasızlık hep olmuştur.


Tam da “kardeşlik” demişken o halde… “Halkların barışı, kardeşliği” hem Türkiye solunun hem HDP’nin ve hem de Kürt Özgürlük Hareketi’nin çokça dillendirdiği bir talep. Bugünse bu sözlerin bir hayli takatten düştüğü görünüyor. Özellikle Kürtler içinde “kardeşlik” sözcüğü, uzun süredir neredeyse hiç kullanılmıyor. Yine son süreçte Kürdistan’da göç eden 500 bin insan, Batı’ya gitmek istemedi ve çadırda kaldılar ama yine de kendi bölgelerinde kaldılar… Buna nasıl bakıyorsunuz?

Göç etmemelerinin nedeni, Türkiye halklarından çekinmeleri değil bence. 80’li yıllarda gelmişler, çorak arazilerde tek başlarına baraka kurmuşlar, kimse dönüp bakmamış bu insanlara, iş bile vermemiş. Şimdi AKP’nin girdiği bir çizgi var: Yaşamsız ve insansız bir Kürdistan yaratmak, oraları yeniden kurmak. Kürdistan’ı silmek istiyor, Kürt halkının değerlerini silmek istiyor. Kürt halkı da AKP’nin o politikasını hayata geçirmemesi için başka yere gitmedi.


Bunun yanında mesela Konya’da dayak yiyen Kürt’ün bu göç hareketinin oraya yönelmemesinde etkisi yok mudur?

Belki vardır ama Batı’da da göründüğü kadar bir durum yok. Mesela en son Beşiktaş’taki çevik kuvvete yönelik eylem ardından HDP’ye karşı bir linç kampanyası başlatıldı, her yerde binalarımıza saldırdılar. Ama bir linç güruhunun HDP’ye saldırdığı bir durum olmadı. 15-20 kişilik gruplardı bunlar. Evet, bir milliyetçi, ırkçı bir kesim var, bunu reddetmek mümkün değil; ama toplumun genelinin halkların kardeşliğini reddettiğini düşünmüyorum.


Yani halkların kardeşliği fikri zarar görmedi mi?

Belli oranda zarar görse de şöyle değil: Büyük bir Kürt düşmanlığı oluşmuş gibi gelmedi bana. Ben öyle hissetmedim.


Referanduma gelirsek... Herkes, Hayır cephesinin önde olduğunu, Evet cephesinde ise bir motivasyon düşüklüğü olduğunu söylüyor. Tablo böyle mi gerçekten?

Hayır güçlü. Sadece HDP/HDK ve sol cephesinden bakmıyoruz; MHP’de de, AKP’de de Hayır diyenler var. Baktığımızda herkes, kendi renginde, kendi dilinde, kendi cinsinde Hayır’ını diyor. Gezi’nin esintisi ve ruhu da yansıyor. Bu bazen bestelenen şarkılarda, ortaya çıkan esprilerde ortaya çıkıyor.


AKP şimdiye kadar birçok seçim kazandı. Bazılarından sonra hile konuşuldu; son iki seçimden sonra toplumun şiddet ile manipüle edildiği tartışması vardı. Böyle bir tarih ile nasıl güvenecek insanlar sandığa?

O sandık kurulmasa bile bir güç oluşuyor ve geri çekilmemek üzere oluşuyor. Evet çıksa bile bunu hemen kabul eden bir kitle olmayacak. İnsanlar “Bu kararı kabul etmiyorum” diyecek ve belki de yeni halk hareketleri oluşacak. Öyle de görünüyor şimdi.


“7 Haziran’da AKP’yi yendik ama vaziyet ortada. Şimdi referandum sandığına gitsek ne olacak ki?” diyen insanlara ne dersiniz?

7 Haziran ve 1 Kasım’da biliyorsunuz, bunlar anlaşmışlardı. Bir tane Yenikapı ruhu da yarattılar 15 Temmuz’un ardından ama bunun çok önce yaratıldığını biliyoruz. Kürt ulusal hareketine karşı “ez, çöz” politikasıydı bu; “Çöktürme Planı” olarak da yansıdı. Ama şimdi bakıyoruz, bir tek MHP kaldı elinde. Ne ABD’yle, ne Rusya’yla ilişkileri iyi gidiyor. Ortadoğu’da bile ilişki kurabildiği tek ülke Katar. Suudi Arabistan’la bile sorunlar yaşıyor. Demek ki tüm dengeler değişti.


Ama, “İşte Bab’ı aldık, ilerliyoruz” diyorlar...

Aldılar mı gerçekten? İşte topluma bu yüzden gitmemiz gerekiyor. AKP’nin hem iç siyasette hem dış siyasette hem de ekonomide ne kadar zayıfladığını, yalnızlaştığını göstermemiz gerekiyor. 7 Haziran’daki kadar olmasa da eş yaşam projemizi anlatmalıyız. İşçiler, kadınlar, gençler, Aleviler, LGBTİ bireyler neden Hayır demeli, bunları anlatmalıyız.


Bütün bu kesimler aynı inançla gidecek mi sandığa?

7 Haziran gibi bu dönemde olmaz. Çünkü üstüne yaşanan çok şey var. Katliamlar var, eşbaşkanlarımızın tutuklanması var.

Bir sessizlik olabilir ama herkes aynı şeyi söylüyor. İşte Selahattin başkan giderken diyor ki, “Mutlaka kazanacağız.” Figen başkan, “Direne direne kazanacağız” diyor. Demek ki bir umut var ki herkes bu umuda sarılmayı istiyor. Özellikle de kadınlar inanıyor kazanacaklarına…


Tam da onu soracaktım. Referandum kampanyalarında başından itibaren kadınlar en görünür… İzlediğim neredeyse bütün propaganda videolarını kadınlar hazırlamıştı. Şarkılar yazıyorlar, çok güçlü bir Hayır kampanyası yürütüyorlar. Neden bu kadar öne çıkıyor kadınlar?

Çünkü kadınlar, gerçekten de AKP’nin dayattığı yaşam tarzına itiraz ediyor. 3 çocuk doğurup evinde oturmak istemeyen kadınlar var. Özgürlüğünün kısıtlanmasını istemeyen kadınlar var. 90’lı yıllarda kazandığımız bütün yasal haklarımızı elimizden almaya çalışıyorlar. Boşanma hakkımızı bile elimizden almak istiyorlar. Kürtaj hakkımızı almaya çalışıyorlar. Tecavüz yasasıyla cinsel taciz ve tecavüzleri meşrulaştıran, tecavüzcüyle evlenmeyi kabul etmemizi isteyen bir AKP hükümetiyle karşı karşıyayız. Kadınlar, AKP’nin politikalarının hepsinin kadın düşmanı olduğunu görüyor.

Bir de neyi yaşıyoruz: Ekonomik krizin bütün görüntüleri evde yaşanıyor. Yoksulluğun getirdiği kadına yönelik şiddet yok mu? Kadın cinayetleri hangi hükümet döneminde bu kadar artmış? Kadınlar karakola gittiğinde “Evine git” diyen bir tane devlet yapısıyla karşı karşıyayız. Erkeği koruyan bir Yargı ile karşı karşıyayız. Bir bütün, kadın cinayetlerini onaylayan bir yapıyla karşı karşıyayız. Kadına şort giydi diye tekme atanı serbest bırakan bir anlayış bu.

Kadınlar bu baskıyı her gün yaşadığı için isyanları da var. Çünkü siz otobüste de bu tacizi hissediyorsunuz, iş yerinde de hissediyorsunuz, evde de, okulda da hissediyorsunuz. Hayatın her yerinde kadınlar kuşatma altında olduğu için doğal bir itiraz oluşmaya başlıyor.



İKİ HAPİSHANE HATIRASI: Birden marş söylemeye başladık

Hapishanede çok değişik anlar yaşadık. 19 Aralık Katliamı’nın yaşandığı gece, özellikle. Gebze’deydim. Ölüm orucu direnişçilerini almak istiyorlardı. Ama hangimize sorsalar, “Ben ölüm orucu direnişçisiyim” dedik. Herkesi dövüyorlardı. Bütün kadınlar dayak yiyordu. O anda birden marş söylemeye başladık. “Durmak yok, teslim olmak yok” diye giden Kutup Yıldızı’nın bir marşı vardı. Normalde günlük hayatta da, koroda da o marşı hiç güzel söyleyemezdik. Ama birden bütün kadınlar o marşı söylemeye başladık. Çatıdan kiremitleri atıyorlardı üstümüze, marşı durdurmak için. Bir ara durdular, biz halaya başladık. Sonra oturduğumuzda gülmüştük halimize. Bu kadar dayağı yiyip nasıl halay çekip gülebildik ki? Hayat böyle demek ki. Gülmeden, umut etmeden olmuyor. Yoksa sadece o dayağın acısını hissedersiniz. Birlikte hareket etmek, birbirine dayanarak güçlü olmak ve gülmek, o dayağın acısını hissettirmiyor. Şu anda yaşadığımız şeyler için de bunu söylüyorum. Eğer sürekli zulmü düşünürseniz, onun altında esir olursunuz ve teslim olmayı kabul etmiş olursunuz. Ama o duvarın dibinde yeşeren küçücük bitkiyi görür ve ona umut bağlarsanız, içinizdeki yeşilliği yakalar ve güçlenmeye başlarsınız.

Başka bir gün, kapıların bile açılmadığı bir kar yağmıştı, hiç unutmuyorum. Bu karları leğenlerle havalandırmanın dibine yığdık ve bir tane merdiven yaptık. Neredeyse üç dört metre yığdık. Sonra da altımıza torbaları koyup bütün havalandırmayı kaydık. Onun zevkini, belki de hiçbir şeyde tatmamışsınızdır.


Umut, beklemek değildir

Umut, birinin gelip seni kurtarmasını beklemek değil. İnsanın kendi belirlediği anlar olarak görünüyor. Hani Sezen Aksu’nun bir şarkısı var: Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmaz. Görüyoruz: Hitler’e de kalmadı, Mussolini’ye de kalmadı. Bunların hepsinin yıkıldığı anları gördük. Hitler 12 yıl iktidarda kaldı, bu da 18 yıldır iktidarda. Şu anda kimseyi ikna edemiyor. Kadınları ikna edemiyor, en önemli gücümüz de bu bence. İstikrar dedi, ne politik istikrarı ne ekonomik istikrarı yakalayabiliyor. Uluslararası ilişkilerde de ittifak politikası belirlemişti, dostları daha çoktu. Ama şimdi herkesle kopmaya başladı. Bu halin bize umut veren bir yanı olsa gerek.



Yüksekdağ ve kadın vekillere özel tecrit!

Bizim gördüğümüz ve anladığımız kadarıyla HDP içindeki sosyalist çizgiyi kırmak istiyorlar. Sürekli Figen Yüksekdağ’ın, eşbaşkanımızın, “Sırtımızı YPG’ye dayadık” sözü üzerinden propaganda yapıyorlar. Fakat bir kadın olması, herhalde Erdoğan’ı en çok kızdıran şeylerden biri. Yenemediği, yıkamadığı bir kadın…

Çok özel bir tecrit uygulanıyor Yüksekdağ’a, bu görülmeli. Eşbaşkanımız Selahattin Demirtaş da dahil olmak üzere tutuklanan erkek vekillerimize, Figen Yüksekdağ ve diğer kadın vekillerimize uygulanan tecrit uygulanmadı. Çok özel bir uygulamayı devreye soktular. Hepsini ayrı ayrı hücrelere koydular, birbirleri arasındaki ilişkiyi kopardılar. İnsan dediğiniz sosyal bir varlıktır, birlikte yaşamayı ister; bunu da ellerinden aldılar. 

Bildiğim kadarıyla en son, 4 aylık yalnızlığın ardından Aysel Tuğluk’la aynı hücreye konuldular. Çok yoğun bir tecrit uygulandı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası tutuklulara arkadaş görüşü yasaklandı, avukat görüşlerine ise kameralı sistem getirildi. Konuştuğunuz her sözü kayıt altına almaya çalışıyorlar. Sadece ailesi, eşi ya da çocukları girebiliyor. 

Hapishanelerde sabah erken kalkarsınız. Kitap okur, yazı yazar, volta atar, gökyüzüne bakarsınız; etrafınızla da notlaşmaya çalışırsınız. Ama onların etrafında insan bulunmadığı için notlaşamıyorlar da… Bunun çok özel hazırlandığı görülüyor. Nasıl ki 19 Aralık operasyonu öyle bir dakikada hazırlanmadıysa, HDP eşbaşkanları ve vekillerine yönelik bu tecrit uygulamasına göre hapishanelerin de özel hazırlandığı görülüyor.


880

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA