‘Abya Yala’da binlerce kalp Kürt devrimi için atıyor

Kürt kadınlarının bilmesini isteriz ki burada ataerkil zihniyete karşı sosyalizm, feminizm ve özgürlük için mücadele eden binlerce yoldaşımızla birlikte onların mücadelesini bütün yüreğimizle paylaşıyoruz. Bu kıtada binlerce kalp, Kürt devrimi için atıyor.

09 Mart 2017 Perşembe | Dizi

8 MART DOSYASI / 5.bölüm


ÜLKEM ZEREMYA / HABER MERKEZİ


Güney ya da “Latin” Amerika, direniş geleneğiyle, güçlü silahlı mücadelesiyle ve son yıllarda giderek artan bir biçimde kadın mücadeleleriyle anılan bir kıta. Tarihiyle, bugünüyle ve toplumsal yapısıyla Latin Amerika, birçok insan için dünyanın en “enteresan” coğrafyası...

Avrupalılar ayak basmadan önce bu kıtaya, “tam olgunlaşmış toprak” ya da “toprağın can damarı” anlamına gelen “Abya Yala” sözcüğüyle seslenilirmiş. Şimdi duyduğumuz isimlerin büyük çoğunluğunu sömürgeciler vermiş. Fakat kıtanın devrimcileri, halen Abya Yala sözcüğünü de benimsiyor. Kadınların kurduğu bir hareketin adı da “Abya Yala”.

“Pañuelos en Rebeldia”, Arjantin kökenli bir hareket. Kıtadaki “Abya Yala” hareketinin bir parçası... Claudia Korol da bu hareketin üyesi. Korol ile Latin Amerika’daki kadın mücadelelerini ve Kürt kadınlarına ilişkin duygu ve düşüncelerini konuştuk.

Feminist aktivistin sorularımıza yazılı olarak verdiği cevapları, Delil Delalî İspanyolca’dan Türkçe’ye çevirdi.


Güçlü bir direniş geleneğine sahip olan Latin Amerika’da kadın mücadelesi, gelinen aşama itibarıyla kadınlara ne haklar kazandırdı?

Latin Amerika’da biz kadınların, aslında Bartolina Sisa, Michaela Bastidas gibi işgalci ve sömürgecilere karşı ayaklanmaların öncülüğünü yapan yerli kadınların rolüyle başlayan uzun bir direniş geçmişimiz var. Günümüzde ulus-ötesi şirketlere karşı Meksika ve Honduras’ta bir mücadele yürüten ve devlet destekli uluslararası şirketlerin katlettiği Bera Cáceres ve Bety Cariño örneklerinde olduğu gibi… Onlar bizim bedenlerimizi, topraklarımızı ve halklarımızı işgalcilere ve darbecilere karşı savunan görünmez savaşçılardır. Ataerkil ve sömürgeci kapitalizmin sunduğu yıkım ve ölümlere karşı topraklarımızda yeni yaşam ve özgürlük alternatifi için bedenlerimizi ortaya koyarak mücadele ediyoruz. 

Biz kadınlar -her ne kadar resmi tarih görmezlikten gelse de- hem bağımsızlık mücadelesinde hem de 20. yüzyıldaki çeşitli devrimlerde önemli bir parça olduk. 19. yüzyılın sonlarından şimdiye kadar kadınlar, feminizmin teorik öneri ve uygulamalarıyla katılım gösterdiler. Anarşist feministler, sosyalist feministler, yerli feministler, komüncü feministler, siyahi feministler ve halkçı feministler olarak yeni bir tarih yazıyoruz. Bu da ırkçı, erkil, kapitalist sistemin dayattığı şiddete karşı bir araya gelmek, neler yapabileceğimizi tartışabildiğimiz alanlar yaratmakla oluyor.

Ataerkillik, kendi yarattığı kamusal ve özel alan ayrımında, kamusal alanların başrolüne erkeği yerleştirmiş, özel alanda ise kadının rolünü giderek daha fazla düşürmüştür. Ancak neoliberal kapitalizm geliştiğinde biz yoksul kadınlar, kamu alanlarını işgal ederek direnişleri feministleştirmeye başladık. Bu aşamada kadınların üreticiliğini ve yaratıcılığını görselleştiren yeni bir öncülük doğdu. O noktada kadın hareketi güç kazandı; çünkü kadının sadece yaşama tutunmak için bile ciddi görevleri olmasına rağmen ayrıca da şiddet yanlısı erkil topluma karşı kadın olarak mücadele etmek zorundaydık.


Yaşadığınız kıtada kadın hareketlerinin mücadele esasları neler ve özerk örgütlenme düzeyi ne durumda?

Latin Amerika kadın hareketinin çeşitli esasları ve talepleri var; bu da geldiğimiz politik ve sosyal çeşitlilikten, coğrafi farklılıktan ve ideolojik duruşlarımızdan kaynaklanıyor. Bazılarımız dini kurumlara, politik kurumlara, hükümete ve devlete otonomcu bir perspektiften bakarken, bazılarımız ise başka mücadele perspektifleriyle bakıyor. Ancak ataerkil şiddete, kadın cinayetlerine ve buna benzer kadına yönelik şiddet eylemlerine karşı ortak alanlarımız da var: Bedenlerimiz ve yaşamlarımız hakkında karar verme hakkımızın savunulması, örneğin kürtajın yasallaştırılması, cinsel kimliklere saygı gösterilmesi, küçük kızların ve kadınların ticaretini yapan ağlarla mücadele edilmesi gibi… Ve yine mutabık kaldığımız konulardan biri de özellikle darbe ve diktatörlük dönemlerinde kadına yönelik uygulanan şiddet ve sistematik işkencelerin hesabının sorulmasına yönelik çalışmaların düzenli bir şekilde yapılması… Eğitim, hükümet politikaları, barınma, toprak gibi her alanda kadınların söz sahibi olması talebini de birlikte yükseltiyoruz.

Hakkında çalıştığımız bir başka önemli konu, ataerkinin kadınlar için zorunlu gibi gördüğü kadınların evde yaptığı işlerin görünür kılınması. Dünya genelinde bu, bir iş gücü olarak tanınmıyor; ücretsiz, verimsiz bir iş olarak görülüyor.

Lezbiyenfobi, homofobi, transfobi, travestifobi gibi suçların yaşam bulamaması için de mücadele ediyoruz.

Arjantin’de her yıl yapılan Ulusal Kadın Buluşmalarında -bu yıl 70 binden fazla kadın katıldı- dönem hükümetlerinden bağımsız olarak bir araya gelip kadınların genel sorunlarını tartışıyoruz; farklı ağların bir araya geldiği bir ortam yarattık.


Muhafazakar partilerin güçlenmesinin ve neoliberal ekonomik politikaların kadın hareketlerine yansıması nasıl oldu?

Şu an yaşadığımız durum, büyük mücadeleler sonucunda elde ettiğimiz ekonomik, sosyal ve kültürel haklarımızın kaybıdır. İş güvencesinin olmaması, yoksulluğun feminizasyonu… Bunun anlamı şudur: Neoliberal politikalar, doğrudan evin geçimini sağlayan, sağlık sorunlarının üstesinden gelmek zorunda olan ve bir şekilde yaşama tutunan kadınları çok etkiliyor. Örneğin neoliberal sağlık politikası, kadınları zorunlu olarak hasta olanların sorumlusu rolüne itiyor. Yine doğayı, bio çeşitliliği yok eden “ekstraktivist” politikalar, doğrudan kadınları etkiliyor. Tüm bunlar, daha dikkatli organize olmamız gereğini ortaya çıkarıyor.

Bölgesel kadın cinayetleri, yani doğaya sahip çıkan kadınların katledilmesindeki artış, endişe verici boyutlara ulaştı. COPINH (Honduras Halkçı Örgütler ve Yerli Örgütleri Sivil Konseyi) lideri Berta Cáceres’in öldürülmesi, sistem karşısında topraklarını ve halkını savunanların üzerindeki baskının ve militarist mantığın açık bir örneğidir.

Dayatılan tarım politikası, en başta çiftçileri ve yerli kadınları vuruyor; onların doğal tohumları yerine sağlık için zararlı genetiğiyle oynanmış tohumlar kullanılıyor ve böylece tarım transnasyonal şirketlere bağımlı hale getiriliyor. Ulus-ötesi şirketlerin toprak üzerindeki etkileri, kadınların kendi ekonomilerini sürdürmesini ciddi derecede tehdit ediyor; çoğu zaman ya başka bölgelere ya da başka ülkelere göç etmek zorunda bırakarak daha yoksul bir hayata sürüklüyor. Aynı zamanda yoksulları kontrol altında tutmak amacıyla semtlerde küçük kız ve erkek çocukları kullanılarak yaygınlaştırılan uyuşturucu da bu semtlerdeki kadın cinayetlerinin boyutuyla ilişkili. 

Bu işlerin ekonomik boyutu bir yana, acı çeken, hapis yatan ya da ölen gençlerin sayısındaki ciddi artış, devletin kriminal yoksulluk mekanizmasının bir sonucu. Bunlar da yine sonuç itibarıyla çocuklarına karşı sorumluluk yüklenen kadınların şiddete maruz kalmasını, hatta kadın cinayetlerinin artışını koşulluyor. Kısacası, çeşitli mekanizmalar üzerinden kadınlar, özellikle de çalışan kadınlar, yoksul kadınlar, neoliberalizmin yoksulluğu feminize etme politikasından en fazla etkilenenler oluyor. Ama aynı zamanda yeni yaşama ilişkin stratejiler üreterek, halkçı yemekhaneler, komünal alanlar inşa ederek, kendi sağlık sistemlerini yaratarak, kayıp ve rehin alınmış çocuklarını bulmaya çalışarak kadınlar, direnişin feminizasyonunda da başrolde yer alıyor. Her yerdeki bu küçük direnişlerimiz, alternatif yaşam önerimiz, halkçı iktidar yolunda temel taşlar görevi görüyor.


Latin Amerika, kadın cinayetlerinin ve cinsel istismarın yoğun yaşandığı bir bölge. Casa del Encuentro’nun verilerine göre sadece Arjantin’de 2016’nın ilk 5 ayında 275 kadın katledildi. Bu cinayetlerin temel sebeplerini açıklayabilir misiniz?

Ataerkillik, baskıcı bir sistemdir; gücünü de kapitalizmden ve sömürüden alır. Kendini şiddet yoluyla ayakta tutar. Latin Amerika’nın fethedilmesi, kıta tarihinde ilk soykırımı üretti; kadınlara yönelik cinsel şiddet ve tecavüzlerle kurulan baskı, halklar üzerinde erkek egemenliğinin gücünü somutlaştırdı.

Bugün aynı ataerkil zihniyet, kadın cinayetleri üzerinden pençelerini göstererek kadınların özgürlük mücadelesini engellemeyi umuyor. Yaşamımızı kontrol edemediklerinden yok olmamızı istiyorlar. Nasılsa bedenlerimiz ve yaşamımızla ilgili her şeyde kendilerinde bir hak görüyorlar! Kadın cinayetleri ve cinsel şiddet, kadınları kontrol açısından en aşırı yöntemler; ancak feminizmin gücünü ve kadın mücadelesini bunlarla da engellemeyi başaramadılar şimdiye kadar. “Ni Una Menos” (Bir Kadın Daha Eksilmesin) hareketi, Arjantin’de ve kıtanın diğer ülkelerinde kadınları korkuyla kontrol altında tutmak isteyen ataerkil zihniyete karşı devasa bir harekettir.


Peki Kürt kadınlarının mücadele hattını nasıl görüyorsunuz? Ortaklaştığınız projeler var mı?

Pañuelos en Rebeldia isimli halkçı eğitim ekibimiz için devrimci Kürt kadın hareketi hayran olduğumuz bir örnek; onları seviyoruz, saygı duyuyoruz ve onlardan çok şey öğrenmemiz gerektiğini biliyoruz. Onların yaratıcı devrimci mücadelesine büyük değer veriyoruz. Bizim kafamızdaki teorik ve pratik devrim anlayışını değiştirdiler. Bütün gerçek devrimlerde olduğu gibi gerçekçi ve yaratıcı...

Kürt kadın hareketi Latin Amerika’ya temsilci gönderdiği andan itibaren Kürt kadınlarının yaşamı ve mücadelesi hakkında bilgi sahibi olma şansını yakaladık. Yaşadıkları gerçeklik ve mücadele birikimleri, daha sonra oraya gidip omuz omuza mücadele eden kadın yoldaşlarımızın deneyimleri de, Kürt kadınları hakkında fikirlerimizi pekiştirdi. Bilmelerini isteriz ki burada ataerkil zihniyete karşı sosyalizm, feminizm ve özgürlük için mücadele eden binlerce yoldaşımızla birlikte onların mücadelesini bütün yüreğimizle paylaşıyoruz. Bu kıtada binlerce kalp, Kürt devrimi için atıyor.

Yeni girişimler organize ederek karşılıklı birbirimizden öğreneceklerimize fırsat tanımaya çalışıyoruz. Tabii ki Kürdistan’la dayanışma, Abdullah Öcalan ve diğer bütün politik tutsakların özgürlüğü için Türkiye’deki Erdoğan hükümetine ve bölgedeki diğer hükümetlere Kürt katliamlarının durdurulması talebimizi en keskin bir biçimde dile getirmek için yeni bir oluşum yaratmaya çalıştığımızı da belirtmek isterim. Kürt halkını halkımıza tanıtıp dünyayı değiştirme arzularımızı kardeşleştireceğiz.


2017 8 Mart’ına nasıl bir perspektifle hazırlandınız? Hangi talepler ve sloganlar öne çıkacak?

Bu 8 Mart’ta farklı kıtalardan uluslararası bir eylem hazırlığındayız. Bu öneri, sadece üretim alanlarında görünürlüğü değil; aynı zamanda görünmeyen ve karşılığı ödenmeyen iş alanlarında da görünür olmak... Amacımız genel bir grevle dünyayı sallamak ama sadece 8 Mart’ta başlayıp bir günde bitirmek değil. 8 Mart’la beraber bir gelişim sürecine girip daha sonra da kendisini ifade etmeye devam eden bir süreç... Ve söylemek gerekir ki biz dünyayı sallayan kadınlar, aynı zamanda durdurmasını da biliriz.


Kusurumuza bakmayın ama bu bir devrimdir!

Latin Amerika ülkelerinden Meksika, yerli halklar Mayalar ve Azteklerin vatanı olarak bilinir. Yıllardır baskı ve şiddetle yaşayan, sömürenlerin ağır yükünü sırtında taşıyan Meksika’daki yerli halkın uluslararası sesi, artık herkesin bildiği ünlü gerilla örgütü EZLN yani Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu.

EZLN’nin neoliberalizme karşı olan mücadelesini, NAFTA’nın (Kuzey Atlantik Serbest Ticaret Antlaşması) kabulü ardından 1994’te turistlerin gözdesi olan Chiapas eyaletinin San Cristobal de las Casas kentinde duyuldu. 

Ayaklanmanın başladığı gün, bir turist çift EZLN görevlilerine yaklaşıp Palanque’ye gidemediklerinden yakınınca yanıt, artık çok ünlenmiş Marcos’tan gelmişti: “Kusurumuza bakmayın ama bu bir devrimdir.”

Meksika halkı, tarih boyunca kimi zaman başka ülkeler tarafından kimi zaman kendi yöneticileri tarafından özgürlükleri kısıtlanarak yaşadı. Özellikle son yıllarda ülkede gelişmekte olan yabancı sermaye ve burjuvazi lehine politikalar uygulayan Meksika hükümeti, Chiapas’ı bir iç sömürge olarak kullanırken eyaletin zenginliklerini emiyor, bölge halkını her zamankinden yoksul kılıyordu. 

Yerliler açlık, sefalet ve marjinalleşmeden muzdaripti. Kaderlerini belirlemek için ihtiyaçları olan özgürlükten ve demokratik süreçlerden yoksunlardı. İşte Zapatista tüm bu haksızlıklara, NAFTA’nın kabul edildiği gün olan 1 Mart 1994’te 12 gün boyunca sürecek silahlı çatışma ile başkaldırdı ve buradaki halkın uluslararası sesi oldu. ‘Ya Basta!’ (Yeter artık) sloganıyla yola çıkan hareket, bu 12 günlük süreçten sonra silahlı örgütler listesinde bulunmasına rağmen silahlı eylemde bulunmamış ve bu yönüyle büyük sempati toplamıştı. 


Halkın sözü

Zapatista, bu andan sonra çabasını özerk yönetimler kurmaya yöneltti, diğer örgütlerin aksine hiçbir zaman uyuşturucu ticaretiyle ilgilenmedi. Savunduklarıyla olduğu kadar yöntemleriyle de dikkat çekti. Sadece belli bir ırkın, dinin değil ezilen ve sömürülen tüm halkın hak ettiğini kazanmasını istiyorlardı.

EZLN’yi sıradan bir ordu, yaptıklarını da sıradan bir devrimci hareket olarak göremeyiz. EZLN, çok fazla destek gördüğü zamanlarda bile kendini “halkın sözü” olmaktan daha fazla görmemiş; hiçbir zaman parti kurma veya kendini siyasallaştırma çabasına da girmemiştir. Onlar sadece, yaşama hakkını isteyen halkın dürüstlüğü ve adaleti benimsemiş sesi olmuştur. Geleneksel bir yapısı bulunan EZLN’nin bu değerlerini modern kavramlarla da genişlettiği görülebilir. 


İlk belge: “Devrimci Kadın Yasası”

Kadınların toplumdaki yerini, söz hakkını ve eşitliğini önemseyen, yaşlıların gerontokratik egemenliğini (yaş bakımından toplum içerisinde en yaşlı bireyin hiyerarşik anlamda üst düzeyde bulunması) sorgulayan bir yapı ortaya çıkarmaları ve on iki yaşından büyük herkesin hem istişare hem oy verme süreçlerine dahil edilmesi gibi hususlar, bunun örnekleridir. EZLN’nin ormandan çıktığı gün ilan ettiği “Devrimci Kadın Yasası”yla birlikte Zapatista hareketinin kadınlara yönelik ilk ve temel belgesi de oluşmuş oldu.

Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nu daha önceki Latin Amerika gerilla örgütlerinden ayırt eden en önemli yönlerinden biri, hem tabanında hem de komuta kademelerinde kadınların yoğunluğu... EZLN saflarının yüzde 30’unu kadınların oluşturduğu biliniyor. EZLN Sözcüsü Subcommandante Marcos’un, “EZLN feminist bir örgüt olduğu için ön saflarında kadınlara yer veriyor; onlar bunu dişleriyle, tırnaklarıyla kazandılar” sözü de tarihe kazınmış durumda.


Commandante Esther

Gerçekten de okuma-yazmayı EZLN saflarına katıldıktan sonra öğrenen gencecik bir yerli kadının, Komutan Esther’in 28 Mart 2001 günü Meksika Kongresi’nde yaptığı tarihsel konuşmaya dek uzanan serüveni, kadınların kurtuluş mücadelesi açısından çarpıcı. Şöyle diyordu Commandante Esther, Kongre’ye seslenişinde:

“Milletvekilleri, hanımlar ve beyler, senatörler,

Yıllarca acıya, unutulmaya, aşağılanmaya, marjinalleşmeye ve baskılara maruz kaldık. Unutulmaya maruz kaldık, çünkü kimse bizi hatırlamıyor. Doğduğumuz andan itibaren küçümseniyor ve marjinalleştiriliyoruz, çünkü doğduğumuz andan itibaren ihmal ediliyoruz. Çünkü kızlar olarak değersiz olduğumuz düşünülüyor. Düşünmeyi, çalışmayı, yaşamayı bilmiyoruz. Biz kadınların çoğunun okuma yazmayı bilmeyişimizin nedeni bu; çünkü okula gönderilmedik. Biraz büyüyünce babalarımız bizi zorla evlendiriyor. İstekli olmayışımız hiç önemsenmiyor. Rızamız sorulmuyor bizden. Kararlarımızı hor görüyorlar. Kadınlar olarak bizi dövüyorlar; kocalarımız ve akrabalarımızdan kötü muamele görüyoruz. Ağzımızı açamıyoruz, çünkü kendimizi savunma hakkımız elimizden alınmış durumda. Bizi marjinalleştiren ve aşağılayan, mevcut yasadır. Zapatista kadınları olarak mücadele için örgütlenmeye bu nedenle karar verdik.”


Claudia Korol




649

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA