Sol, feminizme çok şey borçlu

Sol hareketlerin 60’lar ve 70’lerdeki feminist mücadelelere çok şey borçlu olduğunu düşünüyorum, çünkü belirli şeyler bu feminist mücadeleler sayesinde gündem oldu. Bir sürü farklı harekette aktif bir sürü insan uzun süredir bunun farkında ama yine de bunları gündelik pratiğimizde hayata geçirmeyi zor buluyoruz.

04 Mart 2017 Cumartesi | Dizi

SERAP ŞEN


Laura Roth ve Kate Shea Baird, feminizm üzerine çalışmalarıyla tanınan iki kadın. Son olarak “www.roarmag.org”da yayımlanan ve Türkçe çevirisine Yeni Özgür Politika’nın 28 Ocak 2017 tarihli nüshasında yer verilen “Sol Popülizm ve Siyasetin Feminizasyonu” başlıklı ortak makaleleriyle dikkat çektiler.

Roth ve Baird, makalelerinde Avrupa’da ve dünyada yükselen popülizmi ve “sol popülizmi” Chavez, Syriza, Podemos gibi örneklerle irdeliyor ve masaya bir öneri koyuyorlardı: Siyasetin feminizasyonu.

İlgilileri bu makaleye de Yeni Özgür Politika’nın arşivinden ulaşabilir. Zira bizi ikiliyle söyleşi yapmaya motive eden de bu makale oldu.


Sol popülizm ile politikanın feministleşmesinin birbirleriyle uyumsuz hedefler olduğunu ve ikincisinin yerel seviyede başlaması gerektiğini söylüyorsunuz. Dünya genelinde her türden popülizmin politikada yükselişte olduğu bir süreçteyiz ama öte yandan kadın sorunlarının da bir tür “ana akımlaşmasına” tanık oluyoruz. Sol popülizm ile feminizm arasında bugün güncel politikada yaşanmakta olan gerilimlere örnek verebilir misiniz? Günümüz hareketlerinde patriyarkanın kırılması açısından görmezden gelinen, dillendirilmeyen veya bilince çıkarılmayan noktalar neler? Gerçekten de pratik politikada kendini gösteren gerilimlere sebep oluyorsa bu uyumsuzluk, bunların önceki deneyimlerden, örneğin 70’lerin deneyimlerinden farkı var mı? Yani ilerledik mi, sıfırdan mı başlıyoruz?

Kate: Diğer Avrupa ülkeleri veya ABD’de de aynen kopyalanması gereken sol popülizm türü olarak sık sık işaret edilen İspanya’daki Podemos deneyimine bakmak önemli. Podemos’un feminist meseleleri politik gündeminin merkezine koyduğu ve yönetici organlarında ve seçim listelerinde cinsiyet eşitliğine yönelik mekanizmalara sahip olduğu doğru. Ancak Podemos’un, partiyi seçim kampanyası makinesine dönüştürmeye ayarlı bir strateji, seçim kazanmanın her şeyin önüne geçtiği bir strateji benimsediğini gördük. Tavır şu: “Hele bir seçimleri kazanalım da sonrasında bakarız.” Bunun hareketin dönüştürücü potansiyeli açısından bir sürü sorunlu sonucu oldu. Yatay, katılımcı karar alma ilkesi, “her şeyin en iyisini bilenlerin” yukarıdan aşağı denetimine kurban edildi. Güvenin temeli, taban örgütlenmesi aktivistlerinin kolektif zekasına değil entelektüel parti elitine dayandırıldı.

Podemos’ta Pablo Iglesias, Íñigo Errejón ve Miguel Urban’ın öncülüğündeki farklı fraksiyonlar arasındaki iktidar mücadelesi nedeniyle parti içi demokrasinin de irtifa kaybettiğini gördük. Çeşitliliğe değer vermek ve fikir tartışması üzerinden konsensüs aramak yerine eski politikanın tipik bir özelliği olan “kazanan her şeyi alır” yaklaşımı galebe çaldı.

Hem liderliğin merkezileşmesi hem de iç rekabet yüzünden Podemos’un 2011’de meydanlara çıkan ve mirasçısı olduğunu iddia ettiği indignados (öfkeliler) hareketinin ruhundan giderek uzaklaştığını gördük. Meydanlar hareketi kesinlikle feminize bir hareketti: Dışlayan değil içeren, yatay, merkezsiz ve katılımcı. Politikanın feministleşmesi ile yeniden yakalamak istediğimiz şey de bu.

Laura: Sol hareketlerin 60’lar ve 70’lerdeki feminist mücadelelere çok şey borçlu olduğunu düşünüyorum, çünkü belirli şeyler bu feminist mücadeleler sayesinde gündem oldu. Sevdiğim bir örnek Freeman’ın “Yapısızlığın Tiranlığı” makalesi: tartışmaların ve karar alma süreçlerinin kuralları üzerine düşünmezsek yaptığımız işin eninde sonunda mevcut rolleri yeniden üretmek olacağını gösterdi bize. Bir sürü farklı harekette aktif bir sürü insan uzun süredir bunun farkında ama yine de bunları gündelik pratiğimizde hayata geçirmeyi zor buluyoruz. O bakımdan aslında sıfırdan başlıyor değiliz. Sorun bu meselelerin sık sık ikincil görülmesi ve eylem aciliyetinin bizi bunlarla ciddi şekilde uğraşmaktan alıkoyması.

Bununla alakalı başka bir örnek, bizi ulaşacağımız hedeflere götüren yola değil de hedeflere -sol politikaların hayata geçirilmesine- odaklanılması gerektiği konusundaki ısrar. Bana sürekli aynı ikilem içindeymişiz gibi geliyor. Sürekli aynı seçenekler arasında seçim yapmak zorundayız sanki: Birçok hareket, feministlerin de hedeflediği amaçlar doğrultusunda mücadele ediyor ama bu mücadele içinde kadınların güçlendirilmesi meselesini unutuyorlar. Örneğin DIEM25, Koordinasyon Kolektifi’nde cinsiyet dengesine ulaşmaktan bile uzak: 11 için sadece 4. Aynısı Danışma Kurulu için de geçerli: 26 içinde 10. Platformun söylem ve tarzının son derece maskülen olması, kamu kurumlarına ve ekonomik eşitliğe odaklanması bizi şaşırtmamalı. Elbette daha fazla kadın olması illa ki sorunu çözmez. Ama önerilerinde ve uygulamalarında patriyarka ile hesaplaşma ihtimali konusunda iyimser olmamızı gerektiren çok az şey görüyoruz. Bu tür girişimleri desteklemememiz gerektiği anlamına gelmiyor bu, ama kendimizi feminist meselelerin nasıl ele alındığına çok dikkat ederek aşağıdan kurmamız gerektiğini kesinlikle gösteriyor.

Öte yandan yerel seviyede çalışmak politikanın feminizasyonunu garanti etmese de, bu hedefe ulaşılmasını çok daha kolay hale getiriyor: Kamuyu özelden ayırmaksızın “müşterekler” meselesine odaklanmak; gündelik pratiklerde çeşitliliği benimsemek; politikanın ilişkisel boyutuna dikkat göstermek gibi…


Yeniden üretimi cinsiyetli bir iş olarak tekrar tanımlayan neoliberal bir yıkım dönemi yaşandı. Aynı zamanda dünya çapında kadın hareketlerinde de yeni bir dalgayı görüyoruz. Örneğin İngiltere’de Sisters Uncut kemer sıkma politikalarına karşı bir örgütlenme ve eylemlilik çizgisi ortaya koyabildi. Bu tür örgütlenmeler Avrupa çapında politikanın feminizasyonu için bir zemin yaratabilir mi? Günümüz kadın hareketlerinin, özellikle de neoliberal gündeme meydan okumayı hedefleyenlerin artı ve eksileri neler?

Kate: Kesişimsel bir feminist perspektif, neoliberalizmi sorgulamak için son derece güçlü bir araç. Yalnızca kamusal ile özel alan arasında ayrım yapmanın yanlışlığını değil, ekolojik sürdürülebilirlik ve yapısal ırkçılık meselelerini de ifşa etme potansiyeline sahip. Neoliberalizm, çoğunlukla kadınlar, büyük oranda da beyaz olmayan kadınlar tarafından yapılan karşılıksız bakım işine dayanıyor. İngiltere’de Sisters Uncut en son feminist hareketler dalgasının fantastik bir örneği. Yaratıcı protestoları ve doğrudan eylemleri üzerinden, kadınların -özellikle de erkek şiddetinden kaçmaya çalışanların- kemer sıkma politikalarının ana kurbanları olduğunu gösterebildiler. Ayrıca ABD’de Trump’a karşı ilk kitlesel protestonun Kadın Yürüyüşü olması da tesadüf değil bence. Kadın Yürüyüşü ve Black Lives Matter hareketlerinin diyalog içinde olduklarını ve birbirlerinin başarısına dayandıklarını görmek özellikle cesaret verici oldu. Çağdaş feminist hareketlerin güçlü oldukları temel noktalardan biri, cinsiyet adaletsizliğinin yabancı düşmanlığına karşı mücadelelerden veya alternatif ekonomik modeller inşa etme gereğinden ayrı ele alınamayacağı konusunda bilinçliliği artırmaları.

Laura: Makalemizdeki (Yeni Özgür Politika’da da 28 Ocak 2017’de yayımlanan “Sol Popülizm ve Siyasetin Feminizasyonu” başlıklı makale.) varsayımlardan biri, “erkek” sorunu diye “kadın” sorunundan ayrı bir şey olmadığı idi, çünkü bu da inşa edilmiş bir ayrım. Örnek vermek gerekirse bu, kemer sıkma karşıtı mücadelede, meseleye insanların yaşamlarıyla bağı koparılmış, salt bir ekonomik eşitlik sorunu olarak odaklanmamamız gerektiği anlamına geliyor. Feminist argümanlar burada çok alakalı hale geliyor. Bu aynı zamanda feministler için de bir ders olabilir: Yalnızca cinsel şiddet veya cinsiyetçi reklamlar gibi şeylere, kesişimsel bir perspektiften dahi olsa odaklanıp kalmamalıyız. “Büyük sorular” konusunda da konuşmalıyız ama bunların mevcut cinsiyet rolleri, eşitsizlikler vb. ile nasıl ilişkili olduklarının altını çizerek. Ayrıca bu sorunların ana akım parti ve kurumlar tarafından yerli yerince ele alınmamasının sebeplerinden birinin de aslında yüksek siyasetin son derece erkekleşmiş olması gerçeği ile bağlantılı olduğunu ve feminizmin hemen bugünden başlayarak bu alanı da işgal etmesi gerektiğini söylemeliyiz.


Feminizasyon açısından daha geniş bir siyasal alana imkan veren kemer sıkma karşıtı gündemin yerini tüm “özgürlükçülüğü” ile daha liberal bir gündemin aldığı bir trend gözlemliyor musunuz? Dünya çapında gerici bir dalganın yükselişte olduğuna kuşku yok ama popülizm tarafından içerilmeden feminizasyon nasıl mümkün olabilir?

Laura: Başka seçenekler de olabilir ama Barselona’daki deneyimimiz (başka yerlerdeki dostlarımızın deneyimleriyle birlikte) bize belediyeciliğin mevcut siyasal bağlamda sol popülizme karşı umut vaat eden bir alternatif olduğunu gösteriyor. Popülistler tarafından iç edilip edilmeyeceği, büyük oranda, iktidarın inşası için onlara bağlı kalmayıp kendi ayaklarımızın üzerine ne kadar güçlü durabileceğimize, ne ölçüde kendi gücümüze dayanabileceğimize bağlı. Bunu başarabilirsek feminizasyon, sadece ulaşılması gereken bir hedefin ötesine gidebilir ve bir politika yapma tarzı haline gelebilir.


Politikanın yerel yönetimler seviyesinde feminizasyonu nasıl bir dönüşüm sağlayabilir?

Kate: Politikanın her seviyede feministleşmesine ihtiyacımız var, onu bir kere netleştirelim. Yerel yönetimler seviyesinde politikaya odaklanmanın avantajı ise bunun politikanın gündelik yaşamla en doğrudan kesiştiği yer olması. Yerel yönetimler seviyesinde siyaset, makalemizde ele aldığımız feministleşme biçimlerinin üçü için de avantajlar sunuyor: Hem katılım hem politikalar hem de yapma tarzı konusunda. Katılım açısından yerel siyaset, halka yakın olması sebebiyle zaman açısından daha az yatırım gerektiriyor (hem alana dair bilgi birikimi kazanma konusunda hem de katılımın kendisi açısından) ve katılımlarını bakım sorumlulukları ile bir arada götürmek zorunda olan kadınlara ve başkalarına daha erişilebilir oluyor.

Politikalar açısından kamusal alan ve kamusal ulaşım gibi yerel yeterliliklere ilişkin kararların cinsiyetle ilgili ciddi etkileri oluyor. Bu da onları cinsiyetin ana akımlaştırılması açısından zengin bir alan haline getiriyor. Son olarak, politika yapma tarzını değiştirme açısından ise yerel seviye, yönetişimin en samimi, katılımcı karar almanın en uygulanabilir olduğu seviye. Resmi vatandaşlık tanımlamalarının dışladığı insanları (kayıtsız göçmenler, evsizler) dahil edebildiğimiz bir seviye. Etnik veya milli kriterler yerine ortak deneyimlere dayalı kolektif kimlikler yaratabildiğimiz bir seviye. Doğrudan deneyime en az akademik veya mesleki bilgi birikimi kadar saygı göstermek suretiyle “uzmanlığı” yeniden tanımlayabildiğimiz seviye. Ortak yararı her şeyin üzerinde tutmayı hedefleyen bir katılım kültürü inşa edebileceğimiz seviye.

Laura: Kate’e tamamen katılıyorum. Tek bir şey ekleyeceğim: Yerel kurumlar kamusal/özel alan ayrımını ortadan kaldırmayı ve karar almayı ve sorumlulukları paylaşmaya odaklanmayı -yani “müşterekler” olarak çalışmayı- çok daha kolay hale getiriyor. Ülke/devlet seviyesinde buna ulaşmak çok daha zor: Bürokrasi, yanıtları standartlaştırmayı gerektiren bir makine olarak işleyecek şekilde tasarlanmıştır ve bunun için iktidarı yoğunlaştırması gerekir. Yerel seviyede ise başka birçok sebebin yanı sıra iktidarın içinde olanlar dışında olanlarla etkileşime girmekten kaçınamadığından, iktidarı paylaştırmak çok daha kolaydır ve farklı durumlara uygun yanıtlar üretmek çok daha olasıdır.


Türkiye’de politikanın feministleşmesinin en ileri örneklerinden biri HDP’de görülebiliyor. HDP, faaliyetlerini eşbaşkanlık sistemi ile örgütlüyor, parti kongrelerinde seçilen bir kadın bir de erkek eşbaşkana sahip. Bu tür tedbirlerin önemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kate: HDP’nin kullandığı eşbaşkanlık ve eş belediye başkanlığı sistemi dünya çapında diğer ülkelerde de aynen hayata geçirilebilmesi açısından muazzam potansiyele sahip bir model. Görünürde çok basit bir fikir ama tek, tüm gücü elinde bulunduran, her şeyi bilen bir şahsa dayanan geleneksel, patriyarkal liderlik fikrine doğrudan meydan okuyor. Bunun yerine tüm iktidarın paylaşılması ve müzakere edilmesi ve farklı deneyimlerin hem kendi başına hem de bir artı değer olarak masaya getirilmesi gereğini benimsiyor. Avrupa’daki siyasal hareketlerin, feminist idealleri mevcut sistemlerin üzerine bindirmeye çalışmak yerine iktidar yapılarını böyle temelli bir şekilde sorgulamaya başlaması çok önemli. Cinsiyet eşitliği fikrine bağlı ve inanarak geçen onlarca yıla rağmen Avrupa çapında sosyal hareketlerde ve siyasal partilerde ilerlemenin nasıl durakladığını ve her seviyede cinsiyet kotası olan partilerde bile liderliğin kibirli erkeklerin elinde kaldığını gördük. HDP’nin deneyiminin dünya çapında diğer partilerce de paylaşılması önemli, böylece insanlar başka alternatifler olduğunu görebilirler.


Benzer şekilde Suriye’nin kuzeyindeki Rojava bölgesinde Kürt kadınları silahlı mücadeleden ekonomik örgütlenmeye kadar her seviyede eşit temsil ediliyor. Bu deneyimi inceleme fırsatı bulabildiniz mi?

Laura: Tamamen habersiz olmasam da özel olarak değerlendirecek kadar bilmiyorum. Sanırım geleneksel cinsiyet rollerinden kopuş her zaman olumlu oluyor ve bu anlamda Rojava’daki kadınların durumu da son derece etkileyici. Ama belki de feminizm için esaslı sorulardan birine geliyoruz burada: Geleneksel olarak erkeklere ait olan rolleri kabul etmeyen kadınlarla ne yapacağız? Örneğin çocuk yapmak için işi bırakmayı düşünen kadınları eleştirenler geliyor aklıma. Bu uzundur çözümsüz kalmış ve burada da cevabını tam veremeyeceğimiz bir tartışma ama her durumda kadınların her alanda katılımını teşvik etme yönünde ciddi çabaların, politikanın feministleştirilmesi açısından son derece önemli adımlar olduğuna inanıyorum.


Göçmenler, mülteciler, halklar mezarlığına dönüşen Akdeniz… Bu sorunlar solun ve feminist hareketin gündemine somut, yapılandırılmış, kıta çapında çözümlerle bir türlü giremedi. Meselenin can yakıcılığı ve Avrupa siyasetinde ciddi yer kapsadığı düşünüldüğünde, güçlü bir ses çıkarma ihtiyacı ile geçerli zayıflık arasındaki çelişkinin solu bir bütün olarak geri tuttuğunu söyleyebilir miyiz?

Laura: Avrupa’daki mülteci krizi konusu, yerel seviye ile devlet seviyesindeki tepkinin ne kadar ciddi fark gösterebildiği açısından öğretici. AB ve üye ülkeler kaç kişi alacakları konusunda birbirleriyle kavga ederken yerel hareketler ve yönetimler organize olarak 

a) kriz konusunda bilinç yükseltmeye, 

b) devletleri daha fazla mülteci almaya zorlamaya ve 

c) dosdoğru kendileri ağırlamayı önermeye başladılar. 

Benim bakış açımdan bu, yerel politikanın yalnızca yerel sorunları ele almada arzu edilir bir strateji olmakla kalmadığını gösteriyor; yerel siyasetin küresel sorunlarla uğraşırken de ne kadar büyük potansiyeli olduğunu gösteriyor. Yerel platformların ve yerel kurumların ortak kaygılarla ve pratiklerle birlikte çalışmasından söz ediyoruz. Bu, ülke/devlet seviyesinde hareket etmenin sol hareketleri belirli meseleleri ele almada güçlendirip güçlendirmediği sorusunu da gündeme getiriyor. Öte yandan politikanın feministleşmesi meselesinde bu, neden sol popülizmin değil de yerel eylemliliğin tercih edilmesi gerektiği açısından da bir gösterge.


Son olarak, neoliberalizmin feminist hareketi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Laura: Bu sorunun birçok yanıtı var. Neoliberalizmin mantığının genel olarak feminizme aykırı olduğu savunulabilir ve insanlar bu mantığı yaşamlarının parçası olarak kabul ettiklerinde feminist hareketlerin güçlenmesi daha zor olacaktır. Örneğin Doğu Avrupa’da birçok dostumuz solun bu ülkelerdeki mevcut durumunu bununla açıklıyor. Ancak neoliberalizmin formel özgürlük ile kadınların kurtuluşu arasındaki gerilimleri daha bariz hale getirdiği de söylenebilir ki bu da esasen feminist hareketleri güçlendirir. Kate’in de belirttiği gibi ABD’de Trump’a karşı ilk tepkinin bir kadın yürüyüşü olması tesadüf değildi. Yine de gerçek etkileri değerlendirmenin her alan veya durum için ayrı ayrı, kendi bağlamı içinde mümkün olduğuna, genelleştirmenin mümkün olmadığına inanıyorum.


2079

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA