FARUK SAKIK: Kürt medyasının ‘abê’si Mehmûd Önder öldü*

Evdeydim. Gazeteden aradılar ve Mehmûd Önder’le ilgili bir yazı yazmamı istediler. Oğlum Siyabend yanımdaydı ve sordu: “Bu Mehmûd Abê kim, hep ondan bahsediyorsunuz?” Başladım ona Mehmûd Abê’nin yaşam öyküsünü anlatmaya...

08 Şubat 2017 Çarşamba | PolitikART

Mehmûd Önder, Diyarbekirliydi. (O, Amed demezdi; hep “Diyarbekir” derdi.) Sendikacıydı. 1976 yılı sonlarında Diyarbakır Karayolları’nda, 1978 yılı sonlarında da Yol-İş Sendikası’nda görev aldı. 70’li yıllarda Kürt örgütleri arasından Devrimci Doğu Kültür Dernekleri’nde (DDKD) aktif yer aldı ve ulusal kurtuluş mücadelesine katıldı. 12 Eylül askeri darbesi olunca Ortadoğu’ya gitmeye karar verdi. Yaser Arafat başkanlığındaki El-Fetih örgütünün yanına, Beyrut, Seyda, Sur ve Nebatiye’ye yerleşti. Lübnan yılları başladı. Filistin örgütleri saflarında İsrail’e karşı savaştı. 

Savaş sonrasında sürgün yılları devam etti. 1984 yılında eşi ve 4 çocuğuyla Avrupa’ya geçti ve Danimarka’ya yerleşti. Danimarka’da dil ve kültür faaliyetlerinde aktif yer aldı. (Yıllar sonra televizyon arşivinde, Danimarka’daki ERNK gecesine ait görüntülerde Mehmûd Abê’nin de 45 dakika türkü söyleyip şiir okuduğuna tanık olduk.)

 1995 yılında Kürt Özgürlük Hareketi’nin Avrupa yetkilileri, Med TV isminde bir televizyon kanalı açma çalışmaları başlattı ve aynı yıl bu Kürtçe kanal Belçika’da test yayınına başladı. 1996 yılında başta 4 saatle başlayan yayın, daha sonra 24 saate çıkarıldı. Med TV yayınına devam ederken bir yandan da Kürtçe diline hakim ve gazetecilik geleneğinden gelen şahıslar aranıyordu. Bu sırada Danimarka’da bu özelliklere sahip Mehmûd Önder isimli birinin olduğunu duydular ve hemen televizyonda çalışma önerisi yapıldı. Mehmûd Önder kabul etti ve Brüksel’deki Denderleeuw köyünde bulunan Med TV stüdyolarına geldi. Mehmûd Abê’nin Med TV’yle tanışıklığı, böylece başlamış oldu.


Yanında hep bir arkadaş olurdu

Burada televizyon çalışanlarının kaldığı bazı evler vardı. Zaman zaman yeni düzenlemeyle çalışanların yerleri değişirdi. Mamoste Mehmûd’un evi ve yeri ise son döneme kadar hiç değişmedi. Yüz metre uzaklıktaki evden sabah çıkar; kafasında siyah külahı, elleri cebinde, yolda gördüğü herkesle sohbet ederek televizyona gelirdi.

Haber merkezindeki masasına geçmeden önce gecenin kısa bir kritiğini yapardı. Her ne kadar gece yaşadıklarımıza “Portakal, orda kal” dese de, o bazen bu kuralı ihlal ederdi.

Sonra masasına geçerdi ve o masanın yanında her zaman televizyonda çalışmaya yeni başlayan bir arkadaş olurdu ve Mehmûd Önder  o saatten sonra artık ‘mamoste’lik de yapardı. Dublaj okuma taktikleri, Kürtçe gramer dersleri, haber hazırlama formatları, program ve spikerlik kriterlerini öğretirdi. Bilgi birikimini ve tecrübelerini yeni gelen arkadaşlarla sürekli paylaşırdı.


Diyarbekir’in değiştiğini kabul etmezdi

Kısa süren çay-kahve molalarında da televizyona gelen misafirlerle ilgilenirdi. Hele bir de Diyarbekir’den gelen biri varsa geçmişin sohbetine dalardı. Bu sohbetlerinde o hiçbir zaman Diyarbekir’in değiştiğini kabullenmezdi; hep geride bıraktığı 1982 Diyarbekir’ini dayatırdı. “Mamoste, git gör hele nasıl değiştiğini” derdik; o, “Gidemem, gidersem tutuklanırım”  derdi. (2003 yılında KADEK Kuruluş Kongresi’ne katıldığı için Türk devletinin talebi üzerine Interpolca aranıyordu.) 

Çocukluğundan bahsederdi. Ona memur çocuğu deyişlerinden, Xançepek öykülerinden, tanınmış şahsiyetlerden, mücadele yıllarından, sendika faaliyetlerinden, Diyarbekir’de bir devrimcinin cenaze töreninde Kürt Halk Önderi Öcalan ile karşılaşmalarından, 12 Eylül sonrası Diyarbekir 7. Kolordu Komutanı Kemal Yamak ile aralarında geçen diyaloglardan...


Rewşenbirler Masası

Öğle yemeği vaktinde, yemekhanedeki ilk masanın duvar kenarında yerini alırdı. (Daha sonra bu masa, “Rewşenbirler Masası” ismini aldı.) Mamoste gelmese ya da geç gelse de o yer hep boş kalırdı. Çok kişi, Mamoste Mehmûd’u dinlemek için bu masaya otururdu. Sohbet başlardı, konu açılırdı, bir iki cümleden sonra Mamoste masanın hakimiyetini ele alır ve geçmişindeki anılarından alıntılar yaparak sohbete yön verirdi. Daha çok programları eleştirir, tam karşısında oturan Medeni Ferho’nun kitap ve yazıları hakkında değerlendirmeler yapardı. Bir dönem bu masada, bir internet sayfasındaki “Min Çi Dît Çi Nedît” (Neler Gördüm Neler) yazı dizisi üzerine konuşuldu. Niye bugüne kadar yaşadıklarını veya birikimlerini yazmadın sorusuna hep verdiği cevap, “Birgün yazacağım” idi.


Cebindeki üç fotoğraf


Yemek sonrası kafeteryadaki yarım saatlik çay molasında da sabit bir köşesi vardı. Orada herkes toplanır, pür dikkat Mamoste’yi dinlerdi. Bu sohbetlerinden birinde, yaşamında üç dönüm noktası oduğunu söyledi ve cebinden çıkardığı üç fotoğraf ile hatırlatmaya çalıştı: Askerliğini paraşütçü olarak yaptığına ve Kıbrıs savaşında yer aldığına dair komando bereli bir askerlik fotografı; Lübnan’da Filistin saflarında savaştığı yıllarda çekilmiş, arkasında Arapça harflerle bir şeyler yazılı bir vesikalık fotoğraf ve sendika yıllarına ait kimlik kartı.

Bir arkadaş grubumuz vardı. Her yemek sonrası Eğitim Yürüyüşü diye adlandırdığımız, nehir kenarında 3-4 kilometrelik bir yürüyüşümüz olurdu. Bu yürüyüşte espriler yapılırdı ve Mamoste Mehmûd bize daha önce televizyonda çalışmış arkadaşlardan bahseder, geçmişi yâd ederdi. Bu yürüyüşlerde en çok da onun çocukluk ve gençlik yıllarını dinlerdik. Politik olmadığı yıllardan, Mersin ve İstanbul’daki deli dolu gençlik döneminden bahsederdi. Yürüyüş sonrası televizyona döndüğümüzde Mamoste masasına gömülür, haber hazırlar ya da yeni gelenleri eğitirdi.


Kürtçe’ye verdiği kıymet

Programlarında ve günlük yaşamında Kürtçe diline verdiği önem tartışılmazdı. Mesela 15 Şubat 1999 sabahı, Mehmûd Abê canlı yayında! Öcalan Türkiye’ye teslim edilmiş ve telefonla yayına katılım oluyor. Bülent Ecevit’in Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesiyle ilgili açıklamasından sonra bir anne canlı yayına katılmış ve Tansu Çiller’e küfür etmişti. Mehmûd Abê’nin bu atmosferde bile anneye cevabı, “Ji kerema xwe zimanê me yê paqij xera mekin. Zimanek me yê dewlemend û qedîm heye, qedir û qiymeta wî bizanibin.” (Lütfen güzel dilimizi yanlış kulanmayın. Zengin ve köklü geçmişi olan bir dilimiz var, kıymetini bilelim.) olmuştu. 

Bir defasında bir kadın arkadaşımız ülkeden gelen bir misafirle sohbet ederken duygulanmış ve ağlamıştı. Ben de misafire seslendim: “Te hevala me da girî.” (Sen hevalimizi ağlattın.) Mamoste, böyle bir atmosferde araya girip “Öyle denilmez” diyerek düzeltmişti: “Te hevala me girî ve kir.” İşte Mehmûd Abê, dil konusunda böyle hassastı.


İnsan Hakları Beyannamesi’ni ilk o çevirdi

Dünya televizyon tarihi üzerine uzun bir araştırması oldu. Birçok tarihi belgeyi Kürtçe’ye çevirdi. Bunlardan biri de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi idi. İlk defa onun tarafından Kürtçe’ye çevrildi. Bu arada benim Roj TV’de hazırlamış olduğum Peyman programında da insan haklarıyla ilgili birçok sözleşmeyi Kürtçe’ye çevirdi.

Haber spikeri oduğu bültenler, teknikteki ekip için özel anlardı. Mamoste’ye hazırlık aşamasında türküler söyletirlerdi. Canlı yayın öncesi kamera arkası görüntülerinden böyle bir anını Facebook’ta paylaştığımda çoğu kimse haber spikeri Mamoste Mehmûd’un bir de sanatçılık yeteneği olduğunu öğrendi. 

Televizyonda çalıştığı dönemde yıllarca “Dengê Gel” programını sundu. Genellikle dışarıda, her seferinde bir ülke veya şehirde canlı yayın yapılırdı. Teknikteki arkadaşlar program ekibinde yer almak için adeta yarışırlardı. 


Saat ilerler, Mehmûd Abê türkü söyler

Mamoste Mehmûd’un günlük televizyon çalışmaları gece bülteniyle son bulurdu.

Akşam olunca Mamoste Mehmûd, Mehmûd Abê olurdu. Televizyon evlerindeki veya köydeki Cafe Patric’teki saatler başlardı. 

Evde sohbetler farklı olurdu. İlerleyen saatlerde Mehmûd Abê’nin güzel sesinden stranlar başlardı. Diyarbekir yöresine ait türküler söylerdi. Bize “Suzan Suzi” türküsünün gerçek hikayesini anlatırdı. Kızardı, bütün türkülerin dejenere edildiğini söylerdi. Kürtçe birçok klasik stranı ondan dinledik. İlerleyen saatlerde Suriye’de cezaevindeyken bir gecede ezberlediği “Seydayê Tirejin, Bilbilê Dilşadî” türküsünü söylerdi. Bunu yıllar sonra nasıl Şivan’a söylettiğini anlatırdı.

Bazen gecenin ilerleyen saatlerinde Denderleeuw’daki Cafe Patric’e geçerdik. Burada da onun sabit bir yeri vardı. Kafenin tek yuvarlak masasına otururdu ve Danimarka markası olduğu için Carslberg içeceği isterdi. O, Danimarka’ya özel bir önem verirdi. Danimarka’yı bütün Avupa devletlerinden ayrı tutardı. Danimarka’da medya ve siyaset çevrelerinde de tanınan biriydi. Bu çevrelerle geniş ilişkileri vardı. Kurduğu ilişkileri Kürdistan davasında kullanırdı. Bir özelliği de Danimarka’ya gelmiş ve iltica başvurusunda bulunmuş Kürtlere yardımcı olmaktı.


Hastalanınca ‘Gitmem’ dedi

Biz Mehmûd Abê’nin televizyon öncesi hayatının büyük bir bölümünü bu kafede öğrendik. Özellikle Lübnan yıllarını... Sınırdan ailesiyle nasıl kaçak geçtiklerini... Beraberinde getirdiği servetini ulusal kurtuluş mücadelesine nasıl aktardığını... İsrail savaş uçaklarının saldırılarını... Tanık olduğu Filistin halkının ve Yaser Arafat’ın mücadelesini... Savaşın Ortadoğu’daki tahribatlarını... Savaş sonrası Suriye’ye geçişini ve orada o zaman konumlanan Kürt örgütlerinin mücadelesini... Tanıma şansı bulduğu tanınmış Kürt şahsiyetleriyle diyaloglarını... Hep bu kafe sohbetlerinden öğrendik.

Son yıllarda elim bir rahatsızlığa yakalandı ve sağlık sorunları başladı. Televizyonda çalışma saatleri sağlığına göre ayarlandı. Gece haber bültenlerini sunuyordu. Gün geldi, uzun bir terapi sürecine ihtiyaç olduğundan dolayı televizyondan ayrılması gerekti. Abê gitmek istemiyor, televizyon çalışmalarında ısrar ediyordu ancak düzenli tedavi süreci için bu mümkün değildi. Nihayetinde ikna edildi ve tedavi için Danimarka’ya gitti.

***

Gitmeden önce bir sohbette bana dedi ki, “Bak Goşto, ben ölürsem ‘Televizyonun abêsi öldü’ başlıklı bir yazı yaz.” 

O gün dedim, aha bugün de diyorum: Sen o yazıyı bize yazdıramazsın. Çünkü biz tüm televizyon çalışanları ve seni tanıyan Kürt halkı biliyor ve inanıyoruz ki, sen bu meret hastalığı yenecek ve büyük emekler verdiğin Denderleeuw köyündeki televizyon stüdyolarına döneceksin.

Hadi bunlar bir yana, gazeteci Baran Adıyaman’a bir söyleşinde şöyle demiştin: “Öcalan’ın tutsak edilişini, o kara haberi Kürt halkına ilk ben duyurdum. Özgür oluşunun haberini de duyurana kadar emekli olmayacağım.”

Hadi bunu da geçtik... DİHA’ya verdiğin bir röportajda da şöyle diyordun: “Direniş ve özgürlük mücadelesi hayatımın bir parçası ve kültürü oldu. Arkadaşlarım, dostlarım ve sevdiklerim bana moral ve güç verdiği için bu hastalığın beni yeneceğini sanmıyorum. Arkadaşlarım ve dostlarımla birlikte bu hastalığa karşı başaracağız.”

Hatırlatalım dedik Abê..


* Herhalde hatırlatmakta geç kaldık. Az önce sonsuzluğa göç ettiğinin haberini aldık. Yapacak bir şey yok Mehmûd Abê. Helal olsun! Yapacağını yaptın ve yazının başlığını bana değiştirttin: “Kürt medyasının abêsi Mehmud Önder öldü.”





783

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA