Akif Kurtuluş: O gün bugündür huzurum yok…

Birçok sohbetimde edebiyatla ilişki kurmanın ne anlama geldiğini konuşurken, Cemal Süreya’nın Dostoyevski’yle mutsuzluğunu aktarırım. Hani diyor ya Cemal Süreya, “1948’de okudum, o gün bugündür huzurum yok”.

07 Şubat 2017 Salı | Kültür-Sanat

Birçok sohbetimde edebiyatla ilişki kurmanın ne anlama geldiğini konuşurken, Cemal Süreya’nın Dostoyevski’yle mutsuzluğunu aktarırım. Hani diyor ya Cemal Süreya, “1948’de okudum, o gün bugündür huzurum yok”.

Camus “Yirminci yüzyılın peygamberi Marx değil,” demişti, “Dostoyevski’dir.” Bazen övgü sözcükleri Camus’nün ağzından çıksa bile yanlış yerlere götürebilir bizi. İkisi de değildi aslında. Her ikisinin de ne elinden çıkan kutsal kitabı vardır, ne de kutsal bulduğu bir metin. Her ikisini de benim için özel ve değerli kılan, yaşadığı dünyanın dışına kendilerini atabilmeleri ve attıkları yerden dünyaya bakabilmeleridir. Her ikisinin de –evet Marx’ın bile– hazır cevapları yoktur. Marx’ı şimdilik geçelim.

 Dostoyevski üzerine çok çalışmış bir edebiyat insanı Gide, onda bulunabilecek tek kusurun, bir şey kanıtlamak istemesi olduğunu söyler. Bundan kuşkuluyum. Yazılarında olabilir bu, buna itiraz edemem. Ancak edebi metinleri ve –hele– Suç ve Ceza, sorudur. Edebiyatın reçete üretmek değil, soruyu paylaşmak olduğunu, başkalarını bilmem ama ben Dostoyevski’den çok genç yaşlarımda öğrendim.

 Karamazov Kardeşler’i kurduğu dönemde kafasında dönüp duran, ömrünce acısını çektiği sorundan söz eder bir mektubunda: Tanrı’nın varlığı. Peki bu romanında varlığını ya da yokluğunu mu kanıtlamaya çalışmıştır? Yoksa hepimizin önüne o soruyu mu atmıştır?

 Birçok sohbetimde edebiyatla ilişki kurmanın ne anlama geldiğini konuşurken, Cemal Süreya’nın Dostoyevski’yle mutsuzluğunu aktarırım. Hani diyor ya Cemal Süreya, “1948’de okudum, o gün bugündür huzurum yok”.

 İyi edebiyat, kumaşı has metinler böyledir. Hazır cevaplarıyla bizi rahatsız eder. Raskolnikov’un rahatsız etmesi de budur zaten.

 Raskolnikov, yoksulluğu ortadan kaldırmanın bir aracı olarak planladığı cinayeti işler işlemez, amacından uzaklaşır. Öldürdüğü tefeci kadının çok az bir miktarda parasını alır, onu da harcamaz bile. Kaderini eline almak için yeteri güce sahip midir? Cinayeti, bunu anlamak için işlediğine inandırır kendini. Cinayetle kendini sınamak istemiştir. Ancak bu bile, kendini değersiz hissetmesini engelleyemeyecektir. Sibel Irsık’ın çok değerli şu tespitini bu noktada anmak isterim: Çünkü “Tanrı’dan bağımsızlığını kanıtlamak uğruna herhangi bir eyleme girişmek, tam da onlara bağımlılığın kanıtlanması demektir”.

 Raskolnikov, adının Rusça’daki anlamını doğrularcasına seçtiği, maruz kaldığı veya bıraktığı her şeyde ikiye bölünmüştür. Esas olarak adalet karşısında. Suçu düzenin adaletsizliğine başkaldırı olarak gören, bunda bir ratio bulan Dostoyevski, romanın sonlarına doğru adaleti bize göstermek için, ratio’suyla aynı elde olması “şaşırtıcı” bir karta başvurur: Vicdan! Katherina İvanovna, Tanrı’ya “Senin adaletin yok mu?” diye isyan eder. “Bizi, bu yetimleri korumadıktan sonra kimleri koruyacaksın? Ama görüşürüz! Yeryüzünde de mahkemeler var, adalet var! Evet var! Mahkemeye vereceğim! Yeryüzünde adalet var mıymış, yok muymuş göreceğiz!”

 Zaten yüz elli yıldır psikiyatrlar, adli tıpçılar, ceza hukukçuları, psikologlar, felsefeciler Raskolnikov’u tartışıyorlar. Bitmesin isterim. Bitmeyecek de zaten.


700

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA