Av. Selçuk Kozağaçlı: Hapishanelerde kitlesel ölümler yaşanabilir

Bugün iki model, yani F Tipi izolasyonun ilk planladığı hali ve İmralı tecridi, bütün cezaevlerine yayılmış durumda. İki korktuğumuz da başımıza geldi. Kapasitesi 10 olan yerde 60 kişi tutuyorsanız, hiçbir şeye karşı güvenliğiniz yok demektir.

01 Şubat 2017 Çarşamba | Dizi

OSMAN OĞUZ / HABER MERKEZİ


Türkiye’deki 296 kapalı, 70 açık ve 6 çocuk cezaevinde şu anda 200 binden fazla mahkûm bulunuyor. AKP’nin iktidara gelmesinden hemen önce cezaevlerindeki mahkûm sayısı 64 bin 296 idi. Şimdiki durum, ülke tarihinin en yüksek doluluk oranına tekabül ediyor.

Hapishaneler, yüzde 100’ün üzerinde bir doluluğa ulaşırken her türlü işkence, kötü muamele ve tecride ilişkin kayıtlar da tavan yaptı. Her gün haberlere başka bir cezaevi ya da gözaltı merkezinde yaşanan sistematik işkenceye dair olaylar yansıyor.

Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Av. Selçuk Kozağaçlı, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ve OHAL ilanından bu yana hapishanelerdeki durumu ve işkenceyi sıklıkla gündeme getiriyor. Kozağaçlı, durumun korkutucu bir vahamete işaret ettiğini belirtiyor ve uyarıyor: Kitlesel ölümler gerçekleşebilir.

Selçuk Kozağaçlı’yla Kürdistan kentlerinin ablukaya alınmasından OHAL’e uzanan sürecin hukuk(suzluğ)unu, hapishaneleri ve uluslararası hukukun pozisyonunu konuştuk. 


Kürt kentlerinin ablukaya alınması ve yıkılmasıyla başlayarak OHAL’e uzanan sürecin hukuki tarifiyle başlayalım. Hukuki olarak nasıl tanımlanabilir bunlar ya da tanımlanabilir mi? 

Olağanüstü Hal ve sıkıyönetim, aslında anayasal yönetim biçimleri. Fakat iki nedenle bu sürecin hiçbir biçimde hukuksal olmadığını söyleyebiliriz.

* Birincisi, anayasada tarif edilen şekliyle uygulanmıyor oluşu. Ki anayasada tarif edilen şekli bile zaten oldukça tehlikeli ve temel haklar ve özgürlükler açısından risk taşıyan yönetim biçimi. Ama burada hiçbir anayasal kurala da aidiyet hissedilmiyor. Bugüne kadar çıkarılan kararnamelerin tamamı anayasaya aykırı. Uygulamalar da temel hak ve özgürlükler açısından kabul edilemez.

* İkincisi, zaten OHAL ilanı gerekli görülmeden şehir ablukaları ve zorunlu göç ile hiçbir yasal kurala bağlı olunmayan, son derece sert, ağır bir fiili yönetim hayata geçirilmişti. Bunu sadece Kürt kentleriyle de sınırlamamak lazım. Sendikacılar, emek muhalefeti açısından Batı’da ve Türkiye’nin her tarafında da yaygın biçimde şiddet pratiklerini izledik. Dolayısıyla aslında Olağanüstü Hal ilanına gerek kalmadan da bunların tamamının yapılabildiğini gördük.

Bu sürecin hukukla bir ilgisi yok. Tamamen siyasal bir süreç. Siyasal iktidarın kendisini var edebilmek, ayakta kalabilmek için diğer yönetim araçlarından artık bir fayda görmüyor oluşunun bizi bu noktaya getirdiğini düşünüyorum.


Hukuki değil siyasi bir dönem diyorsunuz... O halde bu dönemde hukukçular işlevsizleşti mi? Ya da nasıl bir hukuk mücadelesiyle karşı konulabilir buna?

Esasen hukukçular diye bir geniş aile değiliz. Sert bir şekilde ikiye ayıralım önce. Savcılar, yargıçlar, adli kolluk, adli uzmanlar bir tarafta, avukatlar bir tarafta kalır. Yargıç ve savcılık müesseseleri, yüksek mahkemelerle de birlikte çöktü; Türkiye’de bir Yargı yok artık. Şu anda adliyelerde görülen faaliyetin tamamı, Yürütme organının işlemleridir. Bu şekilde muhatap olmak ve ileride de böyle hatırlamak gerekir. Türkiye’de hiçbir aşamada etkili, işler bir yargı yok. Buna temyiz ve Anayasa Mahkemesi bireysel başvurularını da katın.

Avukatlar açısından durum farklı. Bu bizim uzun yıllardır alışık olduğumuz bir durumun son noktası. Temel hak ve özgürlük mücadelesi vermeye devam ediyoruz, edeceğiz. Biz de yeni yöntemler geliştiriyoruz. Tespit ediyoruz, müdahale ediyoruz, mücadele ediyoruz.


Yeni yargı yılının açılışında yaptığınız konuşmada şöyle bir şey söylüyordunuz: Avukatlar, utanç içinde başlarını öne eğebilirler...

İşkence sorunuyla ilgili söyledim bunu. Çünkü özellikle 15 Temmuz’u izleyen ilk 1 ay boyunca sistematik ve açık işkenceye avukatlar seslerini yükseltmediler. Ne meslek örgütleri aracılığıyla ne de bireysel olarak... Özel olarak işkence için söyledim ama bugün gerçekte olmayan yargı düzeniyle uzlaşan tüm meslektaşlarımızın bu utancı hissetmeye devam etmesi gerekir. Ortada bir yargı yok, “Yargısal işlem yapıyorum” diyen ve kendisine bir meslek yaşamı kuran meslektaşlarımız ileride utanacaktır. Ortada bir yargı yok, ortada çok saldırgan bir yürütme işlemi var. Bunlara karşı bir araya gelip mücadele etmek gerekiyor. Biz mücadele geleneğinden geliyoruz. Bu mesleği böyle inşa ettik. Gelişerek de büyüyecektir, biz vazgeçmeyiz.


Peki Baroların sizin de bahsettiğiniz bu tümüyle hukuksuz olan vaziyete tutumu nasıl?

Son derece yavaş ve geriden geliyorlar. Bunu hiç ayırmadan söylüyorum. Yani bölge baroları da, üç büyük kentin barosu da, Türkiye Barolar Birliği de... Maalesef Orta Anadolu ve Ege baroları içinde mevcut durumu olumlayanlar da var. Onların zaten ses çıkarması düşünülemez. İşte Baro Başkanı var... Bunlara ilişkin bugüne kadar tek bir söz sarf edilmiş değil. Cemaat adı altında yaratılan sonuç, bugün 30’un üzerinde avukatın tutuklu olmasıdır. Bunlar aslında Cemaat’in yöntemleriyle aynı yöntemler. Önce şeytanlaştırma, sonra yandaş medyayı kullanarak dezenformasyon, sonra da uzun süreli tutukluluklar... Sanki Cemaat hiç Yargı’dan düşmemiş gibi devam ediyoruz; kişiler değişmiş durumda sadece.


Cezaevlerindeki duruma doğru gelirsek... Siz bundan çok sık bahsediyorsunuz. Neden?

İki temel korkumuz hayata geçti. Bunları şöyle tarif edebilirim: Birincisi, F Tipi hapishanelerde izolasyona geçiş sürecindeki itirazlarımız. Bunun Türk infaz sistemini çökerteceğini söylemiştik. İkincisi de İmralı’da yaratılan özel infaz modeli. Yani avukat girişini engelleyen, avukatla ilişkiyi ortadan kaldıran ağır tecrit. 

Bugün bu iki model, yani F Tipi izolasyonun ilk planladığı hali ve İmralı tecridi, bütün cezaevlerine yayılmış durumda. İki korktuğumuz da başımıza geldi. Nasıl F Tiplerine zamanında yeterince itiraz etmeyenler veya İmralı infazına zamanında doğru biçimde itiraz etmeyenler vardıysa, bugün de mevcut sistemi anlamakta zorlananlar var. Sürgün-sevkler, işkence, hapishane içinde inanılmaz, kabul edilemez bir yoğunluk... Bunlar, hapishaneleri ülkenin en tehlikeli yerler haline getiriyor. Buna karşı mücadele etmek zorundayız. Kitlesel ölümler olabilir, protesto faaliyetleri başlayabilir, bizim hapishanelerin bu tehlikesine dikkat çekmemiz gerekiyor. O yüzden sıkça söz ediyorum.


“Kitlesel ölümler olabilir” derken tam olarak nasıl bir şeyden bahsediyorsunuz?

Yani kapasitesi 10 olan bir yerde 60 kişi tutarsanız, bu hiçbir şeye karşı bir güvenliğiniz yok demektir. İsyan diye tanımlayacağınız en küçük bir karışıklıkta insanların üstüne ateş açabilirsiniz; insanlar izdihamdan birbirlerini öldürebilir; salgın hastalıkları durduramayabilirsiniz. Bu şekilde yönetilemez.

Şu anda hapishanelerdeki infazların, bu çapta bir kapasite aşımıyla, bu kadar saldırgan, sürekli sevke, sürgüne, işkenceye dayalı modelle yürütülmesi mümkün değil. Bu modelle ancak kısa bir süre toplama kampı idare edebilirsiniz. Uzun süreli, kalıcı bir infaz rejimi mümkün değil.


Cezaevleriyle sıklıkla görüşüyorsunuz. Tutsakların tutumunda böyle bir isyanın ya da karşı koyuşun belirtileri var mı?

Şu anda aktif bir şey yok ama şunu söylemek istiyorum: Bu insanları ailelerinden ve davalarından binlerce kilometre uzağa sevk ediyorsunuz. Sürgün-sevkler... Sürekli bir hareketlilik var. Avukat görüşlerini kısıtlıyorsunuz; aile görüşlerini, kitap alımlarını, kıyafet alımlarını yasadışı biçimde sınırlıyorsunuz. Son haberi duymuşsunuzdur: Fotoğraf çektirmeyi bile neredeyse yasaklıyorsunuz, genelgeyle. Bu şekilde siyasi tutuklu ve hükümlülere infaz çektirilemez. Bunu kabullenmezler. Deneyimlerimizden biliyoruz. 1970‘li yıllardan bu yana ne zaman basınç bu seviyeye yükseldiyse siyasi tutuklu ve hükümlülerin buna karşı direnci de yükselmiştir. Bugün de açlık grevleri var, parçalı da olsa; veya protestolar, hücre yakma, kapı dövme... Bunun artarak yükseleceğinden korkmak gerekir. Çünkü bu basınçla siyasi tutuklu ve hükümlüyü kapatmaya çalışırsanız muhakkak bunun bir tepkisi olacaktır. Çok endişe verici ve kötü günler geçirdik geçmişte; tekrar etmemesini umuyoruz.


Bir yandan da işkence meselesi var. Memleketin her yerinden gözaltından cezaevine kadar işkence haberleri ulaşıyor. Siz de bu konuyu da sıkça gündeme getiriyorsunuz. İşkence açısından hangi noktadayız? Şu anda ne yaşanıyor?

1990’ların sonunda belli ölçüde kontrole alıp azalttığımız, asla hiçbir zaman ortadan kaldıramadığımız fiziksel işkence tavan yapmış durumda. Adeta 90’ların başına dönmüş durumdayız. Kolluk birimlerinde, adliyelerin içindeki nezarethanelerde, hapishanelerde, Adli Tıp Kurumlarında işkence yapılıyor. Yaygın ve sistematik işkence var. Fiziksel ve psikolojik... 

Şu anda maalesef, işkenceyle ilgili bir parça yavaşlatıp kontrol altına aldığımızı düşündüğümüz ne varsa elimizden çıktı. Cezasızlık had safhada. Cezasızlık yönünde erken mahkeme kararları veriliyor. Asla kovuşturulmayacağı yönünde kararname hükümleri çıkarılıyor. Yani başımıza yeniden büyük bir bela alıyoruz. İşkencenin vereceği kalıcı hasar, bu yargı sistemine ve toplumun dokusuna, bizi yeniden çok kötü yıllara, çok kötü anılara götürecektir.

Derhal bunun durdurulması lazım. Hiçbir başka gerekçe, amaç, koşul gerekmeden durdurulması lazım. Ama ben kendi tespitimi, dahil olduğumuz avukat örgütlerinin tespitini söyleyebilirim: Şu anda bu ülkede yaygın ve sistematik işkence var.


Daha somut olarak peki: Elde bu konuda ne var? İşkence derken somut olarak neyi kast ediyorsunuz?

Örneğin ters kelepçe, son derece tehlikeli, omuz eklemlerini dağıtma, kalıcı hasar bırakma riski yaratan bir yöntem. Herhangi bir direniş olsun, olmasın herkese, milletvekilinden avukatına, öğrencisinden yaşlı kadınlara kadar herkese ters kelepçe yapılıyor. Bu sistematik işkencedir. Ters kelepçede saatlerce tutuluyor insanlar.

Darp, tokatlama, hakaret, ayak falakası, kıç falakasına kadar avukat tutanakları geliyor, Adli Tıp raporları geliyor. Adli Tıp hekimlerinden hastasını yumruklayan, tokatlayan, hastasına hakaret eden isimler geliyor ve şikayet ediyoruz. Bu, işkencenin yaygınlaştığının bir belirtisi. Yani hekimden tutun savcıya, yargıca kadar herkesin işkenceye dahil olması, cezasız bırakmaya çalışması, yaygınlığın ve sistematikliğin bir göstergesi.

Tutanak tutuyoruz. Çokça haber ve veri alıyoruz. Dediğim gibi, hapishanelerde süngerli oda ve falaka; kapatma birimlerinde uzun süreli aç, susuz bırakma, ayakta tutma, ters kelepçe, fiziksel darp ve şiddet devam ediyor ve yaygın. Son derece tehlikeli ve kabul edilemez buluyoruz bunları.


Yargı yılı açılışında yine, “İşkence konusunda kötü bir sınav veriliyor” demiştiniz. Bununla tam olarak ne kast ediyorsunuz?

Kastım şu: İşkenceyle mücadele de geçen İstanbul Protokolu’nun hazırlanıp yayınlanmasından sonra işkencenin nasıl cezalandırılacağına ilişkin bilgi sahibi olan Türkiyeli hukukçular, bu kadar yaygın, televizyondan teşhir edilen işkence karşısında tepki gösteremediler. Bu, Türkiye Barolar Birliği Başkanı’nın ABD ziyaretinde “Türkiye’de işkence yok. Vardıysa da birkaç gün oldu, sonra da bitti” talihsiz beyanıyla da son derece ilgilidir. TBB Başkanı’nın ülkeye bir işkence kotası biçmesi, bunun bittiğini ilan etmesi, zaten baştan bu sınavdan en önemli hukuk örgütünün kaldığını gösteriyor.

Baroların halen şu ana kadar etkili bir işkenceyle mücadele uygulamıyor olması kabul edilemez. En son bir avukat arkadaşımız, 16 Şubat’ta yargıç karşısına çıkarılacak Barkın Timtik, üzerine plastik mermiyle ateş edilerek bir duvara yığılıp diğerleriyle birlikte ters kelepçe takılarak işkence gördü. Artık avukatlara da işkence yapmaktan çekinmiyorlar. İşkencenin belgelenmesinden çekinilmiyor, çünkü hekimler bu sınavı veremediler. Sınavın verilememesinden kastım budur. İşkenceye gösterilmesi gereken tepkiyi gösteremedik.


Peki uluslararası hukuka bu konuda yansıyan herhangi bir örnek var mı?

Üç şey söyleyebilirim: Birincisi, Birleşmiş Milletler İşkence Özel Raportörü Türkiye’ye geldi, hepimiz görüştük. Tablonun ne kadar vahim olduğunun farkında. Ön raporu yayınlandı ama bu durum raporuna yansıdı mı, derseniz, bence yeterli çarpıcılıkta yansımamış durumda.

Yine Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu Türkiye’deydi. Kanun Hükmünde Kararnamelerin hukuksal görünümünü incelediler. Bu komisyonun raporu da yayınlandı. Türkiye’de etkili bir yargı yolu olmadığını tespit eden komisyon raporu... Fakat Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ilk kararı, son derece vasıfsız, Türkiye’deki gerçeği görmekten uzak, Türkiye’de hala etkili yargı yolları olduğunu iddia eden, bunlara başvurulmadığı için de başvurucuyu reddeden bir karar. Dolayısıyla uluslararası hukuk yönünden çok parlak durumda değiliz.


Neden böyle?

Bunların siyasal süreçler olduğunu unutmamak gerekiyor. Aynı yerel mahkemeler gibi ulusal üstü mahkemeler de siyasal bir hat üzerinde çalışırlar. Ve bu hat şu anda, mevcut siyasi iktidardan vazgeçilmediğini gösteriyor. Ya da mevcut siyasal iktidarın gözden çıkarılmadığını gösteriyor. Aksi takdirde birbirine bağlanmış zincirleme AİHM kararlarıyla zaten çok zor duruma düşeceklerinin farkındalar. Ama bugüne kadar erteliyorlar.

Yine OHAL kararnamelerine karşı bir ara komisyon kurulması önerisinin AİHM çevrelerinden geldiğini düşünüyoruz. Kendi ellerindeki başvuruları ötelemek için... Bu daha önce terör tazminatlarında ve Kıbrıs konusunda yapıldı, biliyorsunuz. Şimdi de zoraki ve sahte bir başvuru komisyonu kurarak Türkiye’de yargı yolu varmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Kararnamelerle kapattıkları yargı yoluna alternatif bir başvuru yolu oluşturarak ama aslında sahte...

Böylece aslında AİHM kararlarını da 10 yıl sonraya ötelemiş oluyoruz. Çok kabul edilebilir süreçler değil. Avrupa yargı çevrelerinin de bunun farkında olduğunu ama dediğim gibi siyasal nedenlerle şu anda bu sürecin iyi işlemediğini düşünüyorum.


Peki şu anda eldeki birikim ve gelecek açısından konuşursak... Hem OHAL öncesinde Kürt kentlerinde yaşananlar hem de OHAL ve sonrası, Türkiye’nin insanlığa karşı suçtan yargılanmasını gündeme getirebilir mi?

Yani ileride devlet başvuruları da göreceğizdir bu konuda, sadece bireysel başvurular değil. Fakat özellikle Güney’deki savaşla Türkiye’deki siyasal iktidarın ilişkisi incelenip açığa çıkarılmadan bu konuda bir şey söylemek zor. 

Hepimizin endişeleri var. Hem ülke içi uygulamalar hem de Güney’deki savaşla siyasal iktidarın veya Türk istihbarat örgütlerinin ilişkisi konusunda hepimizin kaygıları var. Zaman içinde ortaya çıkacaktır ve birçok başvuruya konu olacaktır diye düşünüyorum. Şu anda şekillenmiş somut bir başvuru veyahut suçlama duymadım ama bu yönde birçok hazırlığın olduğunu zannediyoruz.


Peki sizce Türkiye’nin bu fiileri, hukuki olarak insanlığa karşı suç olarak tarif edilebilir mi?

İnsanlığa karşı suç, son derece politik bir kavram. Birçok devletin davranışları, insanlığa karşı suç olarak tarif edilebilir; eğer böyle tarif edecek bir mahkeme bulursanız... Türkiye’nin durumu da bundan farklı değil. Siyasal iktidarın birçok güvenlik politikası tercihi insanlığa karşı suç niteliğindedir, denilebilir. Ama bunu söyleyecek bir yargı merci bulmak gerekir. Onun dışında sadece biz söylemiş oluruz; onu da sıkça söylüyoruz zaten.


Uluslararası hukuk demişken... AİHM en son Ceylan Önkol’la ilgili kararı açıkladı ve ihlal olmadığını söyledi. Bu ne anlama geliyor?

Aslında bu karar da diğer kararlardaki siyasal hattın bir parçası. Güvenlik konsepti, Türkiye’nin bir NATO ülkesi olması, Avrupa Birliği başvurusu ve bunun etrafında şekillenen Avrupa Konseyi üyeliği ve başka birçok pozisyonu... Bu karar, henüz uluslararası yargının Türkiye’deki siyasal iktidarın durumunu kabul edilemez bulmadığı anlamına gelir; sadece böyle okuyabilirim. 

Bunlar hukuksal kararlar değil. Yoksa hem Ceylan’ın kararında hem de Türkiye’de etkili yargı yolu bulunup bulunmadığı konusundaki kararda durum çok açık. İhlaller hukuksal olarak son derece net. Ama siyasal olarak bunu kabul ettirecek bir mahkeme bulamadığınızda karşılığı yok. Şu andaki durumumuz budur. 

AİHM bunun utancını yaşayacaktır. Daha önce Çeçenistan-Rusya kararlarında bu utancı yaşadılar. Türkiye’deki Kürt başvurularında bu utancı kısmen yaşadılar, kısmen politik kararlar verdiler. Eğer böyle devam ederse AİHM de kendi geleceğini şüpheli, tartışılır hale getiren bir siyasal pozisyona savrulacaktır. Umalım ki öyle olmasın, umalım ki koşullar uluslararası yargı kararları almamıza, hatta yerel yargı kararları almamıza önümüzdeki günlerde izin versin. Biz asla vazgeçmeden bunun mücadelesini vereceğiz. Böyle bir dönemde avukatlık bu demektir. Her türlü ihlali, başvuruyu konu ediyoruz, edeceğiz.


Son bir soruyu da tam da avukatlık ve mücadeleyle ilgili sorayım: Siz de bahsettiniz, hukuki süreçler tam bir darboğazda gibi. Mahkemelerde savunma yapmak, belki de hiç bu kadar anlamsızlaşmamıştı. Bu durum, hukuk için bir çaresizlik tablosu mu? Yoksa umutlu olmak için halen gerekçelerimiz var mı?

Asla çaresiz değiliz. Bu hukukun doğasına ilişkin bir durum, hukukun siyasetle ilişkisine dair bir durum. 1980 Sıkıyönetim Mahkemeleri de dahil olmak üzere hiçbir “olağanüstü rejim yargı sistemi” karşısında çaresiz değiliz, umutsuz hiç değiliz. Mücadele edeceğiz. Bedelleri olacak; temel hak ve özgürlük, insan hakları savunucularının, devrimcilerin, sosyalistlerin, yurtseverlerin böyle dönemlerde ödeyeceği bedeller var. Bunları ödemeyi göze aldığımız sürece asla umutsuz değiliz. Bunları göze alan onlarca hukukçunun, hukukçu akademisyenin, hukukçu milletvekilinin, avukatın olduğunu görüyoruz. 

Asla umutsuz değiliz. Elbet bu karanlık günler sonlandırılacak. Yeter ki halkın böyle bir karanlığa tepki göstermesi, kabullenmemesi ortaya çıkartılabilsin. Umutsuz olmak için hiçbir neden yok. Elbette biz kazanacağız. Büyük kalabalıklar, yoksullar, ezilenler, haklarından edilmiş olanlar kazanacaktır bu mücadeleyi. Bu, tarihsel bir mücadele. Bugünden yarına küçük yenilgileri, endişeleri büyütmemek gerekir. Her zaman umutluyuz ve hiçbir şekilde de vazgeçmeyeceğiz.


1410

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA