Düşman Trump değil, hepimiziz!

John Pilger / counterpunch.org - Çeviri Serap Şen

21 Ocak 2017 Cumartesi | Dizi

Başkan Trump’ın resmen başkan olacağı gün, ABD’deki binlerce yazar öfkesini ifade edecek. Writers Resist (Direnen Yazarlar), “İyileşmemiz ve yol almamız için…” diyor, “siyasi bir söylem geliştirmek yerine geleceğe odaklanmak ve yazarlar olarak demokrasimizi koruyacak birleştirici bir güç vazifesini nasıl görebileceğimize yoğunlaşmak istiyoruz.”

Şöyle devam ediyor: “Yerel örgütleyicileri ve konuşmacıları, düzenleyecekleri Writers Resist etkinliklerinde siyasetçilerin adını anmaktan veya ‘karşıtlık’ üzerine kurulu bir dil kullanmaktan kaçınmaya çağırıyoruz. Siyasal kampanya yapması yasak olan STK’ların, bu etkinliklere katılmak ve sponsor olmak konusunda sıkıntı hissetmemeleri önemli.”

Yani bedeli olacağından gerçek protestodan kaçınılacak.

Bu saçmalığı, 1935’te New York, Carnegie Hall’da düzenlenen ve iki yıl sonra tekrarlanan Amerikan Yazarlar Kongresi’nin deklarasyonlarıyla karşılaştırın. Bunlar yazarların Habeşistan, Çin ve İspanya’daki meşum olaylara nasıl tepki vereceklerini tartıştıkları gergin etkinliklerdi. Thomas Mann, C. Day Lewis, Upton Sinclair ve Albert Einstein’ın, büyük güçlerin gemi azıya aldığı korkusunu ve sanat ve edebiyatı siyasete ve hatta doğrudan siyasal eyleme girmeden tartışmanın imkânsız hale geldiğini yansıtan telgrafları okunuyordu.

İkinci kongrede gazeteci Martha Gellhorn şöyle diyor: “Her yazar artık bir eylemci olmak zorunda… Çelik grevlerine veya işsizlere ya da ırk ayrımcılığıyla ilgili sorunlara ömrünün bir yılını vermiş bir insan, bu bir yılı kaybetmiş veya zamanını boşa harcamış olmaz. O nereye ait olduğunu bilen biridir. Böyle bir deneyim yaşayıp ayakta kalabilirseniz, o deneyim konusunda sonrasında söylemeniz gereken şeyler hakikattir, gerekli ve gerçektir ve geleceğe kalacaktır.”

Bu sözler Obama döneminin yapmacık nezaketine ve şiddetine, bu aldatmacaya suç ortağı olanların sessizliğine çarpıp yankı yapıyor.

Açgözlü iktidarın verdiği gözdağının – ki Trump’tan çok önce şahlanmış durumdaydı – ayrıcalıklı ve şöhretli yazarlarda, edebiyat ve kültürde çeşme başını tutmuş olanlarda işe yaradığı tartışma götürmez bir gerçek. Politikadan yoksun şekilde yazmanın ve edebiyat yapmanın imkânsızlığı onlar için geçerli değil. Beyaz Saray’da kim olursa olsun sözünü sakınmama sorumluluğu onlara göre değil.

Bugün sahte sembolizm her şeyi etkisi altına almış, “kimlik” her şey haline gelmiş durumda. 2016’da Hillary Clinton milyonlarca seçmeni “bir avuç harcanabilir, ırkçı, seksist, homofobik, zenofobik, İslamofobik” diye damgaladı. Çoğu işçi sınıfından olan beyaz çoğunluğa hakaret ederek azınlıkların desteğini kazanmayı hedefleyen alaycı kampanyasının bir parçası olan bu sözleri, bir LGBT yürüyüşünde bildiri yapılıp dağıtıldı. Buna böl-yönet taktiği deniliyor. Veya ırk ve cinsiyetin sınıfı örttüğü ve sınıf savaşının örtülü yürütülmesine izin verdiği kimlik politikası. Trump bunu anladı.

“Hakikatin yerini suskunluk aldığında,” diyordu muhalif Sovyet şairi Yevtuşenko, “suskunluk bir yalandır.”

Bu bir Amerikan fenomeni değil. Birkaç yıl önce o zamanlar Manchester Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı profesörü olan Terry Eagleton, “İki yüz yıldır ilk kez batılı yaşam tarzının temellerini sorgulamaya cüret eden hiçbir önde gelen İngiliz şairi, oyun yazarı veya romancısı yok,” demişti.

Yoksullar adına konuşan bir Shelley yok, ütopyacı hayaller için bir Blake yok, egemen sınıfın yozlaşmasını yerin dibine sokan bir Byron yok, kapitalizmin ahlaki çöküşünü açığa vuran bir Thomas Carlyle ve John Ruskin yok. Bugün William Morris, Oscar Wilde, HG Wells, George Bernard Shaw’un bir dengi yok. Son ses çıkaran Harold Pinter’dı. Bugünün tüketici-feminizminin ısrarcı sesleri arasında hiçbiri, “başkalarına hükmetme, başkalarını yönetme, başkalarını öldürme, başkalarının topraklarını ve sermayelerini ele geçirme sanatını” anlatan Virginia Woolf’un yankısına sahip değil.

Pamuklara sarılı dünyalarının dışına çıkıp meseleye el atan bu ünlü yazarların halinde hem rezil hem de dangalakça bir şey var. Guardian’ın 10 Aralık tarihli İnceleme bölümünde, Barack Obama’nın göklere bakan bir fotoğrafı ile “göz kamaştırıcı zarafet” ve “reise veda” sözleri okunuyor.

Bir sayfadan diğerine laf ebeliği dolu kirli bir dere gibi yağcılık akıyor. “Birçok yönüyle hassas bir şahsiyetti … Ama zarafet. Herkesi etkileyen zarafet: tavırda ve biçimde, tartışmada ve entelektte, mizah ve karizma ile … O, neler olduğunun ve yine olabileceğinin parlak bir övgüsü … Mücadeleye devam etmeye hazır ve hayranlık uyandırıcı bir şampiyon olarak bizim safımızda olmayı sürdürecek gibi görünüyor … Zarafet … neredeyse gerçeküstü bir zarafet …”

Bu alıntılar benim derlediklerim. Daha bile yüceltenleri var. Guardian’ın önde gelen Obama apolojisti Gary Younge, bir şekilde eleştirmek konusunda her zaman hassas olmuştur, mesela bu kahraman “çok daha fazlasını yapabilirdi”: ama ah işte, “soğukkanlı, ölçülü ve karşılıklı mutabakata dayanan çözümler” vardı.

Ancak bunların hiçbiri, liberal bir kuruluştan 625 bin dolar değerinde bir “dahi” ödülü alan Amerikalı yazar Ta-Nehisi Coates’inkini geçemez. Atlantic için yazdığı “Başkanım bir siyahtı” başlıklı uzun makale, secdeye varmaya yeni bir boyut kazandırıyor. Bir Marvin Gaye şarkısından alınan “When You Left, You Took All of Me With You” başlıklı son “bölüm” Obamaların “el sallayıp gülümseyerek limuzinden çıkışını, korkuyu alt edişini, ümitsizliğe, tarihe, yer çekimine meydan okuyuşunu” anlatıyor. Adeta bir miraç!

Amerikan siyasal hayatının güçlü akımlarından biri de faşizme yaklaşan bir aşırı kültçülüktür. Bu akım, Barack Obama’nın iki dönemine ifadesini vermiş ve bu iki dönemde güçlenmiştir. Amerika’nın favori askerî uğraşı bombalamayı ve ölüm mangalarını (“özel operasyonlar”) Soğuk Savaş’tan bu yana hiçbir başkanın yapmadığı ölçüde genişleten Obama, “Amerikan istisnailiğine varlığımın her zerresi ile inanıyorum,” diyecektir.

Bir Council on Foreign Relations araştırmasına göre, yalnızca 2016’da Obama 26 bin 171 bombalamanın emrini vermiştir. Bu her güne 72 bomba eder. Afganistan, Libya, Yemen, Somali, Suriye, Irak ve Pakistan’da yeryüzünün en yoksul halklarını bombaladı.

Her Salı – New York Times haberine göre – insansız hava araçlarından ateşlenen Hellfire füzeleriyle kimlerin öldürüleceğini şahsen belirledi. Düğünlerin, cenazelerin ve çobanların yanı sıra, “terörist hedef” sayılanların ceset parçalarını toplamaya çalışanlar da hedef alındı. Önde gelen Cumhuriyetçi senatörlerden biri olan Lindsey Graham, onaylar bir şekilde, Obama’nın insansız hava araçlarının 4 bin 700 kişiyi öldürdüğü tahmininde bulunuyor. “Bazen masum insanları da vuruyorsunuz ve bundan nefret ediyorum,” diyor, “ama bazı üst düzey El Kaide üyelerini indirmeyi başardık.”

Tıpkı 1930’lar faşizminde olduğu gibi, büyük yalanlar bir metronom hassasiyeti ile sunuluyor; bugün vaziyeti Nuremberg savcısının tanımına uyan hazır ve nazır medya sayesinde: “Aksinin uygun görüldüğü birkaç istisna hariç her büyük saldırı dalgası öncesinde, kurbanlarını zayıflatmayı ve Alman halkını psikolojik olarak hazırlamayı amaçlayan hesaplanmış bir basın kampanyası başlattılar … Propaganda sisteminde … en önemli silahlar günlük basın ve radyo idi.”

Örneğin Libya felaketini ele alalım. 2011’de Obama, Libya Başkanı Muammer Kaddafi’nin kendi halkına karşı “soykırım” planladığını söyledi. “Bir gün bile bekleseydik Charlotte büyüklüğünde bir şehir olan Bingazi’nin etkileri tüm bölgeye yayılacak ve dünya vicdanında kara bir leke olarak kalacak bir katliama maruz kalacağını biliyorduk.”

Bu, Libya’da hükümet güçlerince yenilgiye uğratılmak üzere olan İslamcı milislerin bir yalanıydı ve medyanın hikayesi haline geldi; ardından da NATO – Obama ve Hillary Clinton öncülüğünde – Libya’ya karşı en az üçte biri sivilleri hedef alan 9 bin 700 “bombardıman uçuşu” başlattı. Uranyum savaş başlıkları kullanıldı; Mizrata ve Sirte şehirleri halı borbardımanına tabi tutuldu. Kızılhaç toplu mezarlar buldu ve UNICEF öldürülen çocukların çoğunun on yaşın altında olduğunu belirledi.

Obama yönetiminde ABD gizli “özel kuvvetler” operasyonlarını 138 ülkeye veya dünya nüfusunun yüzde 70’ine genişletti. İlk Afrikalı-Amerikalı başkan, Afrika’nın tam ölçekte işgaline denk düşen bir saldırı başlattı. 19. yüzyıldaki “Afrika’nın Talanı”nı hatırlatan bir şekilde, işbirlikçi Afrika rejimleri arasında Amerikan rüşvetleri ve silahları için yalvaran bir ricacılar ağı kurdu. Africom’un “asker askere” doktrini ABD subaylarını generalden gedikli subaya kadar her komuta seviyesinde oturtuyor. Bir tek güneşlikli miğferler eksik.

Afrika’nın Patrice Lumumba’dan Nelson Mandela’ya dek onurlu özgürlük tarihi, Frantz Fanon’un “tarihsel misyonları kamuflajlı da olsa azgın bir kapitalizmin neferi olmak” diyerek uyardığı yeni bir “efendinin siyah sömürgeci eliti” tarafından unutturulmaya yüz tutmuş gibi.

2011’de, Asya’ya yöneliş olarak bilinegelen ve ABD deniz kuvvetlerinin neredeyse üçte ikisinin kendi Savunma Bakanı’nın sözleri ile “Çin’e karşı” Asya-Pasifik’e kaydırıldığı adım, Obama tarafından atıldı. Çin’den bir tehdit falan yoktu; tüm bu girişim gereksizdi. Pentagon’u ve üst rütbeli kaçıklarını mutlu etmeyi amaçlayan bir uç provokasyondu.

2014’te Obama yönetimi, Hitler’in 27 milyon can kaybına mal olacak şekilde Sovyetler Birliği’ni işgal ettiği batı sınır bölgesinden Rusya’yı tehdit ederek Ukrayna’da seçilmiş hükümete karşı faşistlerin öncülük ettiği bir darbeyi yönetti ve fonladı. Doğu Avrupa’ya Rusya’yı hedef alan füzeler yerleştiren Obama idi ve nükleer savaş başlıklarına yapılan harcamayı Soğuk Savaş’tan bu yana hiçbir yönetimin yapmadığı kadar yüksek bir seviyeye artıran bu aynı insan (ki Prag’daki duygusal konuşmasında “dünyayı nükleer silahlardan arındırma” sözü vermişti), Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.

Anayasa hukukçusu olan Obama, ABD anayasası onları koruyor olmasına rağmen, tüm başkanların yaptığından daha fazla sayıda ifşacıyı mahkum ettirdi. Chelsea Manning’i daha göstermelik yargılama bitmeden suçlu ilan etti. Yıllarca BM tarafından işkenceye denk olduğu söylenen insanlık dışı muamele gören Manning’i affetmeyi reddetti. Tamamen düzmece bir dava ile Julian Assange’ın peşine düştü. Guantanamo toplama kampını kapatma sözü verdi ama bunu yapmadı.

George W. Bush’un halkla ilişkiler felaketinden sonra nabza göre şerbet vermeyi bilen Harvardlı Obama, dünya “liderliği” dediği şeyi yeniden tesis etmek için kolları sıvadı. Nobel Ödül Komitesi’nin kararı bunun bir parçasıydı: Yoksul, çoğunlukla Müslüman ülkelerde öldürdüğü çocuklara değilse bile liberal hassasiyetlere ve tabii ki de Amerikan gücüne çekici gelmesinden başka hiçbir vasfı olmayan bir adamı takdis eden tiksindirici bir ters ırkçılık türü. 

Obama’nın dönemi bu işte. Bir köpek ıslığından farklı değil: Çoğu insan işitmez ama aptal ve mankafalılar, özellikle de Luciana Bohne’nin söylediği gibi “kimlik politikası formaldehidi içine turşusu kurulmuş liberal beyinler” için karşı konulmaz. “Obama bir odaya girdiğinde,” diyor George Clooney, “nereye giderse gitsin onu takip etmek istersiniz.”

11 Eylül’den bu yana süren entelektüel köpek ıslığı yılları sırasında bağımsızlıklarını koruyan kirlenmemiş bir grup Amerikalı stratejik düşünürden biri olan California Üniversitesi profesörü William I. Robinson geçen hafta şöyle yazdı:

“Başkan Barack Obama’nın Donald Trump’ın zaferinde herkesten çok payı var. Trump’ın seçilmesi faşist akımların ABD sivil toplumunda hızla yaygınlaşmasını tetiklemiş olabilir ama siyasi sistem için bir faşist sonuç kaçınılmaz olmaktan uzak … Ama bunun engellenmesi, böyle tehlikeli bir uçuruma nasıl geldiğimize dair netlik gerektiriyor. 21. yüzyıl faşizminin tohumları Obama yönetimi ve siyaseten müflis liberal elitler tarafından ekildi, beslendi ve sulandı.”

Robinson şöyle devam ediyor: “İster 20., isterse yükselen 21. yüzyıl varyantlarıyla olsun, faşizm her şeyden öte, 1930’larınki ve 2008’deki finansal çöküşle birlikte başlayanında olduğu gibi, kapitalizmin derin yapısal krizlerine bir tepkidir … Obama’dan Trump’a giden neredeyse düz bir yol var … Liberal elitlerin ulusötesi sermayenin açgözlülüğü ve onun kimlik politikası tarzı ile yüzleşmeyi reddetmesi, işçi ve halk sınıflarının dilinin tutulmasına hizmet etti … beyaz işçileri bir beyaz milliyetçilik ‘kimliğine’ itti ve onları neofaşistlerin örgütlemesine yardımcı oldu.”

Obama’nın ocağı, salgın haline gelen yoksulluk, askerileşen polis gücü, barbarca hapishaneler manzarasıyla Weimar Cumhuriyeti’dir: başkanlığı dönemindeki aşırı piyasacılık, 14 trilyon doların kamudan Wall Street’teki sabıkalı şirketlere aktarılmasını sağlamıştır.

Belki de en büyük “mirası” her türlü gerçek muhalefeti sistem-içileştirmesi ve bozması olmuştur. Bernie Sanders’ın sahte “devrimi” bu gerçek muhalefete dahil değil. Onun zaferi propaganda.

Seçimlerine ABD’nin açıktan müdahale ettiği Rusya konusundaki yalanlar dünyanın en kendini beğenmiş gazetecisini maskara etti. Dünyanın anayasal olarak en özgür basınına sahip ülkesinde, özgür gazetecilik artık ancak onurlu birkaç istisna ile ayakta durabiliyor.

Trump konusundaki takıntı, kendilerine siyaseten dürüstlük atfeder gibi “solcu/liberal” diyenler için bir örtü. Onlar “solcu” falan değiller, özel olarak “liberal” de değiller. Amerika’nın insanlığın geri kalanına yönelik saldırganlığı Obama’nınki gibi sözde liberal demokratik yönetimlerden geldi. Amerika’nın siyasal yelpazesi, uydurma bir ‘merkez’den ta fezaya kadar sağa uzanır. “Solcular” Martha Gellhorn’un “nadir ve takdire şayan bir kardeşlik” olarak tanımladığı yersiz yurtsuz kaçaklardır. Politikayı kendi durdukları yerde sabit kalmakla karıştıranları bunun dışında tutar.

Writers Resist kampanyacıları ve diğer Trump karşıtları “iyileşir” ve “yol alırken” bunu düşünecekler mi? Dahası: Samimi bir muhalefet hareketi ne zaman yükselecek? Öfkeli, belagati kuvvetli, birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için. Gerçek politika insanların hayatına geri dönmeden, düşman Trump değil, kendimiziz.


Suriye meselesi:  Daha çok duygulan!

Okunması elzem bir makalede Brendan O’Neill şöyle yazdı: “Batı’da birçokları için Suriye meselesi ahlaki bir fırsat, ‘ahlaki tepkilerimizin’ temaşa edildiği güvenli bir platform halini aldı.” Bunu yapmıyorsam beni mazur görün.


 Fredrik deBoer /                   fredrikdeboer.com


Sol beyhude tartışmaların yabancısı değil ama Suriye konusundaki keskinlik ve kafa karışıklığı konusunda seviye atlayan benzersiz bir bileşime sahip.

Suriye tartışmasında, müdahale karşıtı sola acayip öfke duyan ama kendisi de müdahale yanlısı olmayan, sesi epey yüksek çıkan bir grup beni şaşırtmaya devam ediyor. Current Affairs’te bu konu üzerine ilk makalemi (1) yazdığımdan beri sürekli onlar hakkında bir şeyler okuyorum. Ortalama solcuların Beşar Esad’a ve Vladimir Putin’e yeterince karşı olmadığından eminler ama kendileri de gerçekte ne olmasını istediklerine dair ortalama solcularındakinden farklı olan tutarlı bir görüş ifade edemiyorlar.

Suriye konusunda mevcut seçenekler şöyle:

* Suriye’deki isyancıları, bizzat asker yollamak da dahil, zalim Esad rejimine karşı askeri olarak desteklememiz lazım. Bu, bir sürü sebeple kötü bir fikir. Öncelikle de korkunç bir bataklık, insani bir felaket olacağından; nükleer silahlı Rusya ile kolayca savaşa yol açabileceğinden ve müdahaleciler ne kadar aksini arzu ederse etsin, kaçınılmaz şekilde emperyalist bir projeye (ve İran’a karşı bir savaşa) dönüşeceğinden.

* Amerikan emperyalizmine karşı Esad ve Putin’i desteklemeliyiz. Şükür ki bu çok marjinal bir pozisyon. Kötü bir fikir çünkü Esad bir canavar ve muhtemelen ilk seçeneğin tüm risklerini bu da taşıyor.

* Suriye’deki isyancıları uçuşa yasak bölge ile desteklemeliyiz. Bu pozisyon iki fikre dayanıyor: Bir, uçuşa yasak bölgenin Rusya ile sıcak savaşa yol açmayacağı ve iki, uçuşa yasak bölgenin Suriye’de ciddi bir askeri varlık olmaksızın uygulanabileceği. İkisi de yanlış.

* Suriye’deki isyancıları silah verip eğiterek desteklemeliyiz. Bu pozisyonun sorunu ise işe yaramamış olması ve tarihin bize bu eylemlerin epey nahoş sonuçları olduğunu göstermesi.

* Yapabileceğimiz çok az şey var. Esad bir canavar, Putin kötü bir aktör ama ABD de gittiği her yerde yıkıma ve insani krize sebep olan beceriksiz ve pervasız bir süper güç ve müdahale edemeyiz. Seçeneklerden en az kötü olanı, bombalamayı kesmek, silahlandırmayı kesmek, insani yardım sağlamak açısından elimizden geleni yapmak ve alabileceğimiz kadar mülteci almak. Benim pozisyonum bu.

* Üstteki seçenek ama daha öfkelisi? Daha çok duygulanmak? Ilımlı muhaliflerle içeriği ve biçimi belirsiz bir “dayanışma göstermek”?

Gıcıklık yapmaya çalışmıyorum. Sadece son pozisyonun gerçekte ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikrim yok, yine de sürekli bu seçeneğin versiyonlarını duyup duruyorum. Amerikan müdahalesinin derinleşmesine – evet, zaten müdahale etmekte olduğumuzu biliyorum ve evet, o müdahaleye de karşıyım – karşı çıkan solcular, sözümona “Esad yanlısı” solla ilgili keskin laflar ediyorlar. Esadçı bir sol var, evet, ama çok zayıflar ve radikal solda bile hiçbir etkileri yok. Buna rağmen “Esad yanlısı sol” diye suçlananlar çok daha fazla sayıda, üstelik çoğu Esad’a karşı olduklarını açık açık söylüyor.

Benim durumumda olan şu: İnsanlar “Esad’ı kına!” diyorlar, “Zaten kınadım, gene kınarım” diyorum. Buna verilen yanıt “Daha sert kına” oluyor. Benim gibi Esad’ı açıktan reddeden ama aynı zamanda Amerikan müdahalesinin tırmanmasını da reddeden insanların isyancılar veya Suriye halkı için yeterince duygulanmadığına dair sürekli bir ısrar var. Politika açısından, insanların atmak istedikleri somut adımlar açısından görebildiğim hiçbir görüş farklılığı yok. Sadece eylemle bağı kopmuş yapmacık tavırlar sergilenmesine dair sürekli bir talep var.

Mesela bir Charles Davis var (2), bu konuda gerçekten pervasız. Glenn Greenwald’a ve başkalarına, Putin’e karşı çok yumuşak oldukları iddiasıyla saldırıyor. Hem savaş karşıtı hem de Esad karşıtı olduğundan, hem Amerikan emperyalizmine hem de Rus emperyalizmine karşı çıkan, üçüncü yol gibi bir şeyi savunuyor. Birçokları gibi o da bunu bir tür cesur, aykırı tavırmış gibi sunuyor ama görebildiğim kadarıyla Suriye konusunda çok büyük oranda solun tavrı bu. Benim bu konudaki tavrım bu. Başka kim bu tavrı sahipleniyor dersiniz? Glenn Greenwald! (3) “Savaşa hayır, Esad’a hayır” alınması çok kolay tavır, birçoğumuzun tavrı bu ve yine de sol alanlar ‘evet’i cevap olarak kabul etmeyen insanlarla dolu.

Solcular gibi iktidardan uzun süre uzak kaldığınızda böyle bir eğilim baş gösterir. Politika üzerinde o kadar az etkiniz vardır ki, diğer insanların belirli tavırlara nasıl bir duygusal yatırım yaptığına aşırı önem vermeye başlarsınız. Bu yüzden insanlardan doğru şeyi talep etmelerini değil, istedikleri şey konusunda bağırlarını açarak dövünmelerini bekleyen bir politika tarzı ortaya çıkar. Evet, eylem imkânsız göründüğünde dayanışmanın önemini kabul ediyorum ama anlamlı bir hedefler vizyonuyla bağı koparıldığında bu en berbat duygusal politika tarzı, terapi olarak politika, ahlaki hijyen olarak politika haline geliyor.

Burada mesele “makul” şeyler savunmakla ilgili değil. Ulaşamayacağınız sonuçlar konusunda tartışmanın hiçbir zararı yok. Tuhaf küçük politik çevremde, temel bir evrensel geliri veya iş garantisini savunup savunmamamız gerektiği konusunda sert bir tartışma oldu ve kimi zaman bir tarafın diğerini liberterlerin, ötekinin ise diğerini şirketlerin kullanışlı aptalı olmakla suçladığı nahoş bir hal aldı. Baktığınızda çok aptalca gelebilir, bu iki hedefe de yakın zamanda ulaşamayacağız ne de olsa. Ama bu tartışmaya yine de değer veriyorum çünkü geleceğe dair hedeflerimizi tanımlamamız gerekiyor ve hangisi doğru olursa olsun, tartışan insanların ne olmasını istedikleri konusunda net farkları var. Bu önemli.

Suriye tartışması ise böyle değil. Öfkenin çoğu gerçekte ne olmasını istediğini veya benimle elle tutulur, maddi amaçlar açısından ne gibi bir farkları olduğunu somut olarak ifade edemeyen insanlardan geliyor. Kim tarafından, ne amaçla, ne tür adımlar atılmasını istiyorsunuz? Bunlar beyhude veya haksız sorular değil. Bir sürü insanın Suriye meselesini bir samimiyet testi haline getirmeye çalıştığı şu ortamda özellikle haksız değiller. Samimiyet testlerini genel olarak sevmiyorum ve neye inandığınızdan ziyade ne kadar duygulandığınız konusunda olduklarında özellikle sevmiyorum. Bu yazdıklarıma deliriyor ama ne olmasını istediğinize dair somut olarak farklı bir şey ifade edemiyorsanız, mevzuyu bir kez daha düşünmelisiniz.

Bu konuda okunması elzem bir makalede Brendan O’Neill şöyle yazdı (4): “Batı’da birçokları için Suriye meselesi ahlaki bir fırsat, ‘ahlaki tepkilerimizin’ temaşa edildiği güvenli bir platform halini aldı.” Bunu yapmıyorsam beni mazur görün.


(1) 1953—2002—2016: Syria and the Reemergence of McCarthyism, https://www.currentaffairs.org/2016/11/syria-and-the-reemergence-of-mccarthyism

(2) Russia Is Not Iraq (and Neither Was Syria), https://pulsemedia.org/2017/01/11/russia-is-not-iraq-and-neither-was-syria/

(3) https://twitter.com/search?l =&q=assad%20from%3Aggreenwald&src=typd&lang=en

(4) Aleppo: virtue‑signalling goes global, http://www.spiked-online.com/newsite/article/aleppo-virtue-signalling-goes-global/19113#.WIDQU5KHSqR



1833

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA