Apê Namet'in hikayesi

Toplantıyı yöneten arkadaş, Partiya Karkerên Kurdistanê adıyla parti kurulduğunu söyledi. Kürt ve Kürdistan’ı, Kürdistan tarihini anlattı uzun uzun. Ağrı İsyanı’ndan, Îhsan Nurî Paşa’dan ve diğer Kürt isyanları ve liderlerinden bahsetti. Dedim ki, “Dedelerimizin, atalarımızın intikamını alacak olanlar bunlardır.” Apocular kimdir, ne istiyorlar sorularının cevabı, artık kafamda netleşmişti.

17 Ocak 2017 Salı | Dizi

SERPİL TEMİZ / HANAU


Apê Namet, PKK öncülüğündeki özgürlük hareketinin Avrupa’da, özellikle Almanya’da temellerini atan ilk Kürtlerden. Avrupa’da iyi günde, kötü günde bütün eylemlerde yer alan ve Kürtlerin örgütlülüğünün bugünlere gelmesinde büyük emek sahibi olan yurtseverlerden biri. Newroz ve festivallerde elinde tefi (erbane), stranları ve Kurdî giysileriyle Avrupa’daki eylemlerin unutulmaz figürlerinden biri.

Yaptığı siyasi çalışmalardan ötürü Apê Namet, 30 yıla yakındır ülkeye gidememiş. İki hasreti iliklerine kadar yaşıyor: Ülkesi ve görmeyi çok istediği Kürt Halk Önderi. Bu yüzden de, “Önder Apo’yu görmeden ölmek istemem, o hasretle gitmek istemem” diyor. 

Büyük emeğin isimsiz kahramanlarından olan Apê Namet’in öyküsü, aynı zamanda Kürtlerin Almanya’da örgütlenmelerinin de öyküsü. Bizi evinde ağırlayan Apê Namet, nasıl geçtiğini anlamadığımız üç saatlik görüşmede zorluklarıyla, güzellikleriyle yaşadıklarını anlattı. Anlatırken kah hüzünlendi, kah o günleri yeniden yaşarcasına heyecanlandı. Arada bir eline erbanesini alarak Kürt tarihinin derinliklerinden gelen efsuni tınıları yaydı, bir derviş gibi. Ve adeta bizi de Kürtlerin 40 yıllık Avrupa mücadelesinde yolculuğa çıkardı. 


Her eylemde, her etkinlikte çok renkli bir Kürdistani figür olarak gördük hep sizi. Bir de sizden dinleyelim yaşam öykünüzü...

Bitlis’e bağlı Tatvan’ın Qurtika köyünde, 1945 yılında dünyaya geldim. 1965’te Almanya’ya işçi olarak gelmek için yazdırdım kendimi. Almanya’ya gelmeden önce Güney Kürdistan’daydım. 1969-1971 arası Barzani hareketi için çalışıyordum. Kız kardeşim Zaxo’da, Morî köyünde yaşıyordu. Kocası, yani eniştem Mele (imam) idi. Onları ziyaret ettim ve orada Barzani hareketiyle tanıştım. Onlar için çalışmaya karar verdim. Botan aşiretlerini geziyorduk. Propaganda yapıyorduk, yardım topluyorduk. Mele Mustafa Barzani, halkını seven ve Kürdistan’ın dört parçasında halk tarafından sevilen bir liderdi.

Bu çalışmaları yürütürken Almanya’ya işçi olarak gelme başvurumun kabul edildiğini öğrendim ve 1972’de geldim. Önce Wetzlar’a yerleştim, bir buçuk sene çalıştım. Koşullar çok ağırdı. Oradan Hanau’ya yerleştim ve 10 sene kadar Degussa firmasında çalıştım. 


Burada nasıl bir politik arayışınız oldu? 

İlkin kendilerini “Kürt solcuları” olarak tanıtan gruplarla tanıştım, derneklerine gidiyordum. Kurdewarî fikrimden dolayı arayıştaydım ve bulduğum Türk solcularına katıldım, dinledim. Yine Kürt örgütlerini izledim. Kemal Burkay’ın panellerine katıldım. Hak-hukuktan bahsediyordu, yasal mücadeleden, solculuktan falan. Bir toplantıda gene Burkay bunlardan konuşurken, orada ilk defa gördüğüm biri söz hakkı alarak konuştu ve, “Bu dava hak-hukuk istemekle, talep etmekle olmaz. Bizi yok eden, büyüklerimizi, önderlerimizi katleden bir devletle hak ve hukuk talebi üzerinden mücadele edilemez, savaşmak lazım” dedi ve çıktı. Çok ilgimi çekti konuşmaları, arkasından ben de çıktım. Gençliğin verdiği heyecan ve merakla bir an önce onunla tanışmak istedim. “Hayırdır, niye öyle konuştun” diye sorunca, “Bunladan bir şey çıkmaz, bunlar burjuvazidir” dedi. Bu sefer, “Burjuvazi nedir?” diye sordum. O da, “Bunlar rahatları bozulsun istemeyenler. Bunlar pek güvenilir değil ve bedel ödenmeden hakkın kazanıldığı görülmemiştir” dedi. Sonra da, “Peki sen ne istiyorsun?” diye sordu bana. Arayışta olduğumu, bir şeyler anlamak istediğimi söyledim. 

Hatırladığım kadarıyla 1979’un son aylarıydı. Bana, “Ayın 27’sinde Köln’de Demokratlar’ın derneğinde bir toplantı olacak, oraya gelirsen belki de aradığın şeyi bulursun” dedi, elimi sıktı ve gitti. 

Arayıştaydım ve söylediği toplantıyı heyecanla bekledim. Bir arkadaşımla Köln’e gittik. Toplantının olacağı yere gittiğimizde ilkin kimse yoktu, çaycıdan başka. Sonrasında gelmeye başladılar. O zamanlar Apocular kimdir, nedir hiçbir fikrimiz yoktu. Köln’deki bu toplantı benim partiyle ilk tanışmam oldu. 


O toplantıdan bahsedebilir misiniz?

Şehitler için bir dakikalık saygı duruşu ile başladık. Bize PKK’yi anlatmaya başladı, toplantıyı yürüten arkadaş. Partiya Karkerên Kurdistanê (PKK) adıyla parti kurulduğunu söyledi. Yine Kürt ve Kürdistan’ı, Kürdistan tarihini anlattı uzun uzun. Bu partinin kuruluş amacını ve Kürdün tarihini açıklamaya başladı. Ağrı İsyanı’ndan, Îhsan Nurî Paşa’dan ve diğer Kürt isyanları ve liderlerinden bahsetti. Orada onu dinlerken kafamda oluşan düşünce, “Dedelerimizin, atalarımızın intikamını alacak olanlar bunlardır” oldu. Apocular kimdir, ne istiyorlar sorularının cevabı kafamda netleşmişti artık. O toplantı sayesinde “Hevalleri” de tanıdım. 


Toplantıda konuşan kimdi, hatırlıyor musun? 

İsmet Doğan’dı; Almanya’da bu harekette ilk tanıdığım kişidir. Sonradan intihar etti. Maraşlıydı, Köln’de intihar etti. 

O zamanlar yapılan konuşmalar hep aydınlatıcıydı.

Türk solu bize karşı propaganda ve saldırılar yapıyordu. “Apocular doğunun Türkeşçileridir” tarzı propoganda yapıyor ve saldırıyorlardı. Onların yaptıklarını Türk devleti yapmadı desem, abartmamış olurum. Bence bu propoganda ve saldırıların nedeni şuydu: Onlar da Apo’nun büyük bir önder olduğunu gördüler ve engellemeye çalıştılar. Resmen bizim çalışmalarımızı Alman devletine şikayet ediyorlardı. Alman demokrat örgüt ve kuruluşlarında, sendikalarda bize karşı çalışıyorlardı. Hangi kapıyı çalsak yüzümüze kapatıyorlardı. O günleri yad ederken bazı arkadaşlarımız, “Oralara fazla girmeyelim, alınan olur falan” diyorlar. Ama çok zorluk çektik o dönemde. Çok da darbe yedik onlardan. 

Diyarbakır Zindanı’nda PKK’li önder kadroları açlık grevi ve ölüm orucuna girince biz de Hanau’da açlık grevi  başlattık. 25 gün sürdü. O günden bugüne yapılan tüm çalışmaların, eylemlerin arşivi var bende. 


Başka nasıl uygulamalarla karşılaştınız o dönemde?

1983’te Şamil vardı, ihanetçi oldu. PKK’yi bölmeye çalışıyordu. Alman soluyla Türk solu arasında kalmıştık. PKK Önderliği olmasaydı, partiyi böleceklerdi. Serok’un üstün zekası olmasa biz çoktan bitmiştik ama o her zamanki gibi her şeyi önceden görür ve tedbir alırdı. Doğrusunu istersen biz Serok’a çok şey borçluyuz .

Kürtler saf bir millet. Çabuk kandırılan, çabuk inanan ve başkasına hizmet eden bir millettik. Düşmanını tanımayan, birbirini sevmeyen bir millettik. Serok Apo gelene kadar hiçbir şeyimiz yoktu. Serok bize düşmanımızı tanıttı; öyle bir düşman ki bizi birbirimize düşüren ve yok eden bir düşman. Tüm isyanları kanla bastıran, Seyid Riza, Îhsan Nurî Paşa, Şeyh Sait gibi liderlerini katleden bir düşman. Karşımızdaki sıradan bir düşman değil yani; hileyle, dolambazlıkla hareket eden bir düşman; seni öldürür, sonrasında cenazene gelir, Fatiha okur.


Buradaki çalışmalara dönelim... Nasıl çalışmalar yürüttünüz?

Rahmetli Rauf Heval bize katıldı. Hüseyin Heval katıldı ve Hanau, Frankfurt çevresinde Apocular çoğaldı. Frankurt’ta ilk derneğimizi 1981’de açtık. Apocularla tanıştığım seminerden sonraydı, 1 Mayıs yürüyüşüne katılmıştık. Elimde tef çalıyordum. Bölgemizde çalışma yürüten Hasan Yıldız isimli Maraşlı bir arkadaş beni kenara çekti ve neden dernek açmadığımızı sordu. Ben de, “Az kişiyiz, kim gelir derneğe” tarzı şeyler söyledim. Bu sefer bana, “Siz açın, milet gelir” dedi. Aynı günün akşamında kuzenim olan Şehit Rauf Akbay geldi yanıma. Konuşurken yürüyüşteki arkadaşın dernek ile ilgili söylediklerini aktardım. Çok zekiydi, büyük bir yiğitti Rauf. Ve gerillada kahramanca şehit düştü. Benden önce her şeyi düşünmüştü zaten. Dernekten bahsedince güldü ve “Amca ben tüzüğünü hazırladım, imzala, Aydın da imzalasın, hemen başlatıyoruz dernek açma çalışmalarını” dedi. (Rauf’tan bahsederken kendini tutamayarak ağladı ve röportaja ara verdik.)

Rauf, Goethe Üniversitesi’nde, Siyasal Bilimler Fakültesi’nde okuyordu. Hem okuyor hem çalışıyor hem de örgüt çalışmalarını yürütüyordu. Örgütün tüm çalışmalarını kendi imkanlarıyla karşılıyordu. Zaten bu yüzden çalışıyordu. Rauf gibi arkadaşlar aklıma gelince, “İşte PKK budur, vallahi budur, billahi budur” diyorum. 

1981’de müracaat ettik. 15 Ağustos 1984’te gerilla savaşı başlayınca bizim dernek de resmi olarak açıldı. Gerilla savaşı başlayınca derneğe gelenler çoğaldı. Kürdistan isimli ilk derneğimizi Frankfurt’ta açtık. 

1985’te yapılan 280 kilometrelik uzun yürüyüş vardı. Bonn’a kadar yürüdük ve orada bir gece düzenledik. Hepimiz toplanmıştık. Binlerce Kürt vardı ve hepsi de çok coşkuluydu, çok heyecanlıydı. Kürdistan’a olan özlem demekti bu uzun yürüyüş. O süreçte Parti ve Cephe bayrakları da hazırlanmıştı. Bonn’a kadar o bayraklarla yürüdük. Bonn’daki gecede ERNK ilanı aktarıldı ve ERNK bayrağı sahneden açılarak kitleye gösterildi. Çok büyük bir coşku ile karşılandı. Bir ara dışarı çıktığımda Rauf ve Mizgin çok heyecanlı görünüyorlardı, sevinçleri yüzlerine yansımıştı. “Hayırdır, çok mutlusunuz” dedim. Bunun üzerine, “Amca bugünü küçümseme, bugün bir başkaldırının temelleri atıldı, bugün Kürt’ün uyanış günüdür” dedi. 

Bu süreçte Hanau çevresinde de ilk gecemizi düzenledik. Steinheim’de 300 kişi katıldı. Çalışmaları Aydın Demir, Mustafa Ayalp (Meçhuli), Abdulkadir Seven gibi arkadaşlarla birlikte yürütüyorduk. 


Kürdistan’da mücadele yükseldikçe Avrupa’da da kitleselleşti sanırım? 

Evet... 1989’dan sonra düzenlenen her yürüyüşe binlerce heyecanlı insan toplardık. Savaştan kaçan, savaş mağduru yurtseverler Avrupa’ya, Almanya’ya göç etmeye başladı. Çok bilinçli ve bağlıydılar. Bölgede arabası olan ben vardım. Örgütün yayınlarını, eylem biletlerini tek tek evlere götürürdük. O zaman Aschaffenburg da bizim çalışma alanımız içindeydi, tek tek evleri dolaşırdık. 

Almanya’da ilk konferans, benim evimde oldu. Konferansa katılan arkadaş sayısı çok fazla değildi. Az sayıda insan ama hepsi çok azimli, disiplinli. Bugünlere gelmemizin temel taşları oldu o arkadaşlar ve çalışmaları.  


Hanau Derneği’nin açılış öyküsüne gelelim…

Bölgeye bakan Haydar Heval vardı. Haydar Heval’e bir gün dedim ki, Hanau’da da dernek açalım. O da, “Asla bırakmam. Frankfurt burdan 20 kilometre, gerek yok” dedi. Arkadaş birbirine yakın mesafede iki derneğin de işlevsiz kalacağını düşünüyordu ve o bölgede kaldığı müddetçe bırakmadı. 1993’te ısrarlarım sonuç verdi ve Hanau’da dernek açma kararı verildi. Ben ve eşim ilk dernek binasının içinde çalıştık, boyadık, eşyalarını tamamladık, işçilere yemek hazırlıyorduk. İlk dönemlerde pek kimse gelmedi. Alman devletinin yönelimleri ürkütmüştü ama zamanla gelmeye başladılar. Kürdistan ismini verdiğimiz için Hanau ve çevredeki faşist Türkler bizi şikayet etti ve Hanau Belediyesi üzerinde baskı oluşturdular. Belediyeden çağırdılar ve isminin değiştirilmesi gerektiğini söylediler. Biz de o zaman Kurdische Kulturzentrum (Kürt Kültür Merkezi) ismiyle kabul ettirdik.  


Şimdiki kitle ile başlangıçtaki kitle arasında nasıl bir fark var?

Bizler azdık ama çok istekli ve heyecanlıydık. Halka şimdiki gibi rahat ulaşamıyorduk; herkesi tek tek ziyaret eder, öyle bilgilendirirdik ama eylemlere, etkinliklere gelirlerdi, hem de çok istekle. Şimdi cep telefonları, internet var, anında haber ulaşıyor ama eyleme gelenler istendiği kadar değil bence.    


Rauf ile en son ne zaman görüştünüz?

Aradan çok zaman geçmemişti. Rauf bir gece bize ansızın geldi. Stuttgart’a giderken bana uğradığını söyledi. Gece 2’ye kadar konuştuk. Bana “Hadi yat” dedi ama ben biliyordum, o yatmayacak; çünkü hep okurdu, yazardı ki öyle oldu. Sabah kalktığımda kahvaltıyı bile hazırlamıştı. Ondan sonra görüşmedik, sanırım benimle vedalaşmaya gelmişti.  


Geçmiş süreçte yapmadığınız için üzüldüğünüz bir şey var mı?

Yaşamımızı, her şeyimizi Önder Apo’ya borçluyuz. Onunla görüşemediğim için çok üzülüyorum. Aslında görüşmek için girişimlerim oldu, tüm hazırlıklar tamamlandı, vize bile aldım ama birileri engelledi ve gidemedim. Yine Serok Apo Roma’ya geldiğinde de görmek için çok uğraştım ama kısmet olmadı. Önder Apo’yu görmediğim için çok üzülüyorum ve görmeden de ölmek istemiyorum. Bu hasretle ölmek istemiyorum. 


Bu mücadelede sizi en çok etkileyen ne oldu? 

Kürt kadınlarının kahramanlığı elbette. Kadın kahramanlar biz erkeklerin önüne geçmiş durumda. Önder Apo’nun Kürt kadınına yönelik çalışmaları toplum olarak bizim kadına bakış açımızı değiştirdi. Kadın yaşamdır, kadın eğitimdir, yeni nesildir; ama eğitimli kadın... Kürt kadını, verdiği mücadele ve öncülük rolüyle Kürt halkının sembolü oldu. 


30 yılı aşkın bir emek ve çabadan bahsettik. Bütün bunları düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz?  

Bu mücadele yaşamın her anında emek, çaba ve bedeller verilerek bugünlere geldi. Gerillanın, Kürdistan’daki hakımızın verdiği bedeller çok büyük. Burada bizim yaptıklarımız önemliydi ama asla ben yeterli görmüyorum. Daha fazla yapabilirdik. Ve bir an bile tereddüt etmedim, pişman olmadım. Yine başa dönme imkanım olsa aynı yoldan ilerlerdim. Çünkü bu onurlu bir yol. Ve son nefesime kadar da bu mücadelenin bir neferi olacağım. Bu mücadele dışında nasıl yaşanılır, bilmem zaten. 

Günümüzde Avrupa’da, Almanya’da gençler çok fedakar. Ölümüne bağlılar ancak Kurdewarî yaşamda eksikler. Onlara çağrım, daha fazla Kürt değerlerine, kültürüne, diline ve Kürt’ü Kürt eden olgulara yönelsinler. Kürtler, Kürtlük için çabalıyorlar; bunu Kurdewarî bir yaşamla görkemli hale getirebilirler. 

Atalarımızın bir sözü var: “Ji hirçê post, ji dijmîn dost çênabe.” (Ayıdan post, düşmandan dost olmaz.) Her Kürt bireyi bunu bilsin ve bunu hiç unutmadan ona göre davransın. 

Unutulmaması gereken bir şey de, her şey gerillanın kanı üzerine kuruldu, bunu bilmemiz lazım. 

Herkesin Kürtlerin üzerine geldiği bu dönemde Kurdewarî ruhunu almamız lazım, hissetmemiz lazım. 

Her şeyden önce Önder Apo’ya vicdan borcumuz var. Ve onu özgürleştirmek bizim vicdani sorumluluğumuz, yaşam gerekçemiz.


Rauf (Akbay), Goethe Üniversitesi’nde, Siyasal Bilimler Fakültesi’nde okuyordu. Hem okuyor hem çalışıyor hem de örgüt çalışmalarını yürütüyordu. Örgütün tüm çalışmalarını kendi imkanlarıyla karşılıyordu. Zaten bu yüzden çalışıyordu. Rauf gibi arkadaşlar aklıma gelince, “İşte PKK budur, vallahi budur, billahi budur” diyorum. 





1773

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA