Sürgünde bir Eğitim-Senli

ERDOĞAN DİKTATÖRLÜĞÜNÜN SÜRGÜNLERİ ANLATIYOR...

28 Aralık 2016 Çarşamba | Dizi

FİLİZ ARGAL / FRANKFURT


Eğitim-Sen Genel Sekreteri Sakine Esen Yılmaz, Türkiye’deki faşist politikalardan dolayı sürgüne çıkmak zorunda kalan binlerce isimden biri. Hakkındaki kesinleşen hapis cezası ardından Ağustos ayında Almanya’ya gelmek zorunda kalan Yılmaz, bir yandan mülteci olarak yaşamını sürdürürken bir yandan da Almanya kamuoyunu Türkiye’de, Kürdistan’da yaşananlarla ilgili bilgilendirmek için çalışıyor. Sendikal faaliyetleri ve insan hakları aktivisti olarak verdiği mücadele nedeniyle hakkında defalarca soruşturma açılan, cezaevine giren, Ankara’daki barış mitinginde DAİŞ saldırısından kıl payı kurtulan ama mücadele etmekten vazgeçmeyen Yılmaz, sorularımızı yanıtladı. 


Öncelikle sizi ülkeyi terk etmeye zorlayan nedenlerden başlayalım. Ne oldu da yurt dışına çıkmak zorunda kaldınız? 

Haziran 2015’te Kadın Özgürlük Meclisi’nin Lice heyetinde yer alıyordum. Devlet tarafından çıkarılan yangınlarla ilgili hazırladığımız raporu TBMM’de açıkladık. 20 Temmuz 2015’te KESK heyeti olarak DAİŞ’in canlı bomba saldırısı sonucu hayatını kaybeden insanların kimliklerinin belirlenmesi ve yaralılarla dayanışma için Suruç’ta bulundum. Katliam tanıklarının anlatımlarını raporlaştırarak kamuoyu ile paylaştık.

Ağustos 2015’te Kadın Özgürlük Meclisi olarak Muş‘un Varto ilçesinde katledilen 2 gencin ailelerini ziyaret ettik, yaşananları raporlaştırdık.

10 Ekim 2015’te Ankara’da düzenlenen Barış Mitingi, KESK’in de içinde bulunduğu kurumlar tarafından organize edildi. Ben de mitingin çağrıcılarından biriydim. DAİŞ’in canlı bomba saldırısı sırasında da oradaydım. Saldırıdan şans eseri kurtuldum. 101 arkadaşımız hayatını kaybetti, 400’den fazla arkadaşımız da yaralandı. 

Tüm bu çalışmalar, bizi zaten devletin hedefi haline getiriyordu. Hakkımda kesinleşen 3 yıl 4 aylık hapis cezasını 12 Nisan 2016’da öğrendim. Aynı zamanda da Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) işten atıldım. Dört ay Türkiye’de saklanarak yaşamak zorunda kaldım.


Nasıl oldu, neler yaşadınız bu süreçte? 

O günlerde tanınmamak için saçlarımı boyattım. Bu bile çok ağır geldi bana. Aynaya baktığımda bir yabancılaşma hissediyordum. Kendi kıyafetlerimi dahi giyemiyordum. Benim olmayan, bana ben duygusu vermeyen bir süreç yaşıyordum. Saklanmak zorunda kaldığım süre boyunca dünyadan, sevdiklerimden, arkadaşlarımdan ve ailemden izole bir şekilde yaşamak çok ağır ve çok zor geldi. 

Kaçaklık mı, hapishane mi, sürgün mü daha zor bilemiyorum.


Şu anda nerede kalıyorsunuz? 

Türkiye’de mülteci kamplarını gezmiş, onlar için yardımlarda bulunmuştum. Almanya’nın Essen kentinde bir mülteci kampında kalıyorum. Çok değil, iki yıl dolmadı bile; şimdi oradaki kamplarda kalmış Şengalli bir kadın ve Suriyeli bir kadınla odamı paylaşıyorum. Belki onunla ülkemde karşılaşmışımdır diye düşünmeden edemiyorum.


Tüm bu yaşadıklarınız size neler hissettiriyor?

Burada tanıştığım insanlarda ülkeye duydukları özlem bana çok korkutucu ve acı geldi. Özlem çok ağır ve zor bir duygu. Yalnızlaşmış bireyler ve mutsuzluk dikkatimi çeken ilk şey oldu. Bu bir travma, hiç geçmeyecek bir travma.

Önceden tüm devrimci ve sosyalistler gibi şöyle düşünüyordum: Tüm dünya bizim ve biz tüm dünyanın insanlarıyla kardeşiz; dünya insanıyız ve hiçbirimiz yerli değil, her yerliyiz. Şimdi bunun bir yanılsama oldugunu düşünüyorum. Bu yanılsama bende bir kırılmaya neden oldu. Seni sen yapan toplumsal değerlerindir. Eğer iyi bir bilince, iradeye ve donanıma sahip değilsen, sen sen olmaktan çıkıyorsun.


Almanya’da hayatınız nasıl sürüyor?

Almanya’nın en büyük eğitim sendikası olan Almanya Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (GEW) bana burada destek oluyor. Kamptan çıkmama destek olmaya çalışıyorlar. Türkiye’de yaşananlarla ilgili Ekim ayından başlayarak benim katılacağım paneller ve toplantılar organize ettiler. Programlar sürecek. Bir yandan da dil öğrenmeye çalışıyorum. Yeniden bir çevre oluşturmaya, mücadeleme kaldığım yerden devam etmeye çalışıyorum.


Türkiye’deki durumu anlattığınızda ne gibi tepkiler alıyorsunuz?

OHAL ve sokağa çıkma yasaklarında yaşananları anlatınca beni dinleyenlerin ilk tepkisi, “Biz bunu tarih kitaplarından biliyoruz” oluyor. 1933’ü, Hitler Almanya’sını hatırlatıyor anlattıklarım. Bu tabi dehşet verici bir şey. 

Sonrasında ise büyük bir çoğunluğun düşündüğü şey: “Orada yaşananlar orada kalmalı ve Avrupa’ya taşınmamalı.” Oysa burada birlikte huzurlu yaşamanın anahtarı, Türkiye’de ve diğer ülkelerde huzurlu bir yaşamın inşası. Bu noktada hala anlaşılamayan kısımlar olduğuna inanıyorum. 


Buradaki sendikal mücadeleyle ülkedekini kıyaslarsanız neler söyleyebilirsiniz? 

Almanya’da sendika kongrelerine katıldım. Gündemleri, emekçilerin sömürülmesi, çalışma hayatının güvensizleştirilmesi, ücretlerin düşük olması gibi konular. Türkiye’de bir zamanlar biz de bu konuları yoğun bir biçimde tartışıyorduk. Ancak artık Türkiye’de sendikalarda bunlar konuşulamaz oldu. Türkiye’deki gündem bunlara fırsat vermiyor. Yaşamımız katliamlarla, gözaltılarla, işten atmalar ve baskılarla kuşatılmış durumda. Ne emekçilerin sorunlarını ne de kamusal alanın yeniden yapılandırılması gibi sorunları konuşabiliyoruz. Ne de bunlarla ilgili çalışma yürütebiliyoruz. Aramızda böylesi temel bir fark var.

Burada insanlara bunu anlatmaya çalışıyorum. “Bir gün siz de toplu sözleşme, esnek çalışma, güvencesiz iş yerleri, emeklilik gibi gündemleri konuşamaz hale gelebilirsiniz” diyorum. O yüzden de barış önemlidir. Barış mücadelesini yükseltmemiz gerekiyor. Demokrasi kırılgan bir rejim ve sürekli korunması gereken bir sistem. Demokrasi sürekli bir duyarlılık ve bilinç gerektiriyor.


Yaşananlar karşısında Avrupa’nın tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerekli tepki gösteriliyor mu sizce?

Tüm bu katliamlar, sokağa çıkma yasakları yaşanırken Avrupa hiçbir şey olmamış gibi ticari anlaşmalarına, silah satışına devam etti. Tüm bunlara karşı Avrupa’da bir tepkinin geliştirilmesi gerekiyordu. Çünkü o silahlar devlet eliyle Nusaybin, Cizre, Şırnak başta olmak Kürt halkına karşı katliamlarda kullanıldı. Kürt illeri yerle bir edildi. Bunlara karşı çıkmak gerekiyor. Buradaki emekçilerden ve halktan beklediğimiz, direnenlerle dayanışma içinde olmaları. 


Bundan sonraki süreçle ilgili ne gibi planlarınız var?

Burada kalıcı olmayı düşünemiyorum, kalıcı olmamak için de aslında mücadele veriyorum. Türkiye’de olan bitenleri herkesle paylaşmak, paylaştıklarım üzerinden bir kamuoyu, dayanışma ve mücadele hattı örmek için çalışıyorum. Herkesin doğduğu topraklarda özgürce yaşayabilmesi için savaşların olmaması gerekiyor. Bir yanıyla da savaşa karşı güçlü bir hat örmeye çalışıyoruz. Küresel bir barış hareketine ihtiyaç var. Yeni dünya savaşları eskisi gibi degil. Ordular karşılıklı savaşmıyor. Egemen güçler kendi bulundukları yerlerden bir başka ülkede, kıtada savaşları örgütleyebiliyor. Dolayısıyla bu küresel savaş hali, herkese bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluğu insanlara hatırlatmak istiyorum. Tüm çalışmalarım ve çabalarım bu yönde.


Erdoğan Türkiyesi’nde bir sendikacı

Sakine Esen Yılmaz, 1977 yılında Adıyaman’da Alevi Kürt bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Türkçe’yi ilkokulda öğrenen Yılmaz, 2000 yılında Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. “Belki de ötekileşmeye bir tepki olarak Türkçe öğretmenliğini seçtim” diyen Yılmaz, Adıyaman’da öğretmenliğe başladığı ilk yıl Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’nın (Eğitim Sen) da üyesi oldu. Sendikada işyeri temsilciliği, ilçe ve il düzeyinde yöneticilik yapan Yılmaz, bu faaliyetleri esnasında birçok defa soruşturmaya maruz kaldı. 

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde yaptığı Kürtçe selamlama nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan ve beraat eden Yılmaz, 2009 yılında ‘KCK üyesi’ olduğu suçlamasıyla tutuklandı. İddianameye konu olan suçlamalar, ‘anadilinde eğitimi savunmak, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü çalışmalarına katılmak, sendika yönetiminde yer almak, sendikayı ele geçirmek’ diye sıralanıyor.  


İki kez cezaevinde kaldı

Yılmaz, 22 Kasım 2009’da 5 ay 10 günlük tutukluluk ardından yurtdışına çıkış yasağı konularak serbest bırakıldı. Aynı davada Yılmaz’la birlikte 33 KESK ve Eğitim-Sen üyesi ve yöneticisinin yargılanmasına hala devam ediliyor. 

2011 yılında Eğitim-Sen Genel Merkezi Yönetim Kurulu üyeliğine seçilen Yılmaz, yönetimde kadın üyelerin sorunlarıyla ilgilendi. Çocuk istismarının engellenmesi, kadına yönelik şiddet ve mobbing konularında çalışmalar yürüttü.

Eğitim Sen, İnsan Hakları Derneği (İHD), Demokratik Alevi Derneği, Kadın Özgürlük Meclisi ve Jineoloji Dergisi Yayın Kurulu üyesi olan Yılmaz, 25 Haziran 2012 yılında Ankara’da ‘KCK üyesi’ suçlamasıyla tekrar gözaltına alındı ve tutuklandı. 10 Nisan 2013 yılında 10 ay hapiste kaldıktan sonra tahliye oldu. Sendikal etkinlikleri nedeniyle suçlanan Yılmaz’ın bu davası da devam ediyor. 

Hakkında kesinleşen 3 yıl 4 aylık hapis cezasını 12 Nisan 2016’da öğrenen, aynı zamanda öğretmenlikten de atılan Yılmaz, Ağustos ayından bu yana Almanya’da sürgünde yaşıyor. 


Onun suçu da fotoğraf çekmek

MURAT MANG / BIELEFELD


Gazeteci, fotoğrafçı Duygu Yıldız, İstanbul’dan yola çıkarak ‘Duvarın Ötesi’ dediği Kürdistan’a 5 günlük yolculuğa çıktı. Çıktığı yol mayınlı, bomba sesleri ile doluydu. Fakat o, inadına yoluna devam etti; 5 gün değil 4 ay o zorlu coğrafyada kaldı. Döndüğünde elinde insanlığı utandıracak fotoğraflar, hikayeler ve anılar vardı.

Duygu Yıldız, bir Türk olarak ilk kez gittiği Kürdistan’da yaşadıklarını unutamıyor. Sürekli anlatmak, daha fazla anlatmak istiyor. Orada tanık oldukları karşısında büyük bir öfke duyan ve “savaşın kanıtı” dediği fotoğraflarıyla yaşanan vahşeti herkese göstermek isteyen Yıldız, Almanya’ya sürgüne çıkmak zorunda kalan binlerce isimden biri. 

Yıldız ile Bielefeld kentinde, Kürdistan’a Barış ve Umut İnsiyatifi’nin organizasyonuyla açılan fotoğraf sergisinde karşılaştık. Bu ay sonuna kadar Halk Okulu’nda (Volkshochschule) gezilebilecek sergide, Yıldız’ın Kürdistan’da Türk devlet güçleri tarafından yıkılan kentlerden Sur, Nusaybin, Cizre, Silopi, Silvan’daki yıkımı gösteren fotoğrafları yer alıyor. Yıldız ile Kürdistan’la başlayan ve sürgünle sonuçlanan hikayesi ve tanık oldukları üzerine konuştuk. 


Kürdistan’a yolculuk fikri nasıl oluştu sizde? Neden gitme kararı verdiniz?

Geçen yıl 3 arkadaş, ‘Duvarın Ötesi İnsiyatifi’ adıyla ortak bir proje başlattık. Aslında Türkiye’nin doğusu ile batısı arasına devlet eliyle, medya eliyle kurulan görülmez bir duvar olduğunu düşündük ve biz Batılılar olarak ‘Duvarın Ötesi’ dediğimiz doğuyu gidip görüp batıya göstermek gerektiğini düşünerek böyle bir proje başlattık.


Peki fotoğraf sergisi çalışması nasıl başladı?

5 günlüğüne Diyarbakır’a gitmiştim. Oradayken gelmeme 1 gün kala 3 gencin infaz edilmesine tanık oldum. Ondan sonra kalmaya karar verdim. Gördüğüm olayları akademisyen arkadaşlara anlattım. Örneğin İstanbul’da sanat yönetmeni bir arkadaşım vardı. Arkadaşlarım dedi ki, biz bunları daha çok insana anlatmalıyız, herkes duymalı. Sonra Diyarbakır’da DİHA muhabiri bir arkadaşım vardı. Yine Sur’da öğretmenlik yapan bir arkadaşım vardı, kendisi de fotoğrafçıydı. Onlar da bu proje içinde yer almak istediklerini söyledi. Sonra biz bir internet sayfası açtık. Orada çektiğimiz fotoğrafları ve hikayeleri yayınlamaya başladık. Birçok fotoğraf çektik. Türkiye’nin ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde bu fotoğraflarla sergiler düzenledik. 


Yıllarca ‘Duvarın Ötesi’ diye adlandırdığınız toprakları devlet terörünün tırmandığı bir süreçte ziyaret ettiniz. Nelere tanıklık ettiniz?

Biraz korkarak, çekinerek gitmiştim. 2015’in Aralık ayıydı. Çatışmaların başladığı dönemdi. İlk gittiğimde Sur’a girdim. Sur’a girdiğimde tarihi bir şehirle karşılaşacağımı, çok turistik, anlatılan hikayelerden şahane bir şehir göreceğimi düşünüyordum. Fakat çöp yığınlarıyla dolu, sokaklarda insanların yürüyemediği, boşaltılmış bir kent manzarası ile karşılaştım. Benim için çok korkunçtu. Valilik çöplerin toplanması için kamyonların içeri girmesine izin vermiyordu. Şehir çöplüğe dönmüştü. İlk günümde bir bombanın patladığını gördüm ve dedim ki kendi kendime, “Evet, savaş gerçekmiş”. Kürt illerinde savaşın olduğunu duyuyorduk ama savaşı gözlerimizle görmek çok farklıydı.


Orada nerelerde kaldınız? Halkın yaşadıklarına da bizzat tanıklık etmişsinizdir…

Sur’da ailelerle beraber kaldım. Bir önyargı vardı ama buna rağmen çok sıcakkanlılıkla sahiplendiler. Hatta bana sürekli uyarılarda bulunarak koruyorlardı. Mesela sokağa çıkma yasağı geldi. Ben o an bir ailenin yanındaydım. O ailenin sınırlı gıdası olmasına rağmen beni de aldılar yanlarına. Bir hafta onlarda kaldım. Yiyeceğimiz bitti. Dışarı çıkamıyorduk. Keskin nişancılar kıpırdayan her şeyi vuruyordu. Biz de yan komşulardan yiyecek istedik. Sonuçta ev sahibi komşuların duvarını delerek onlardan yiyecek aldı. İnanılmaz bir şeydi.


Türk devlet güçlerinin saldırılarına da şahitlik ettiniz mi?

Evet. Bir Fransız gazeteci ile gözaltına alındım. Fransız gazeteciye çok hakaret ettiler. Ona, “Sen Kürdistan’ı görmeye mi geldin? Biz sana Kürdistan’ı göstereceğiz. Bir daha rüyanda bile görmeyeceksin” dediler. Bir gün enkaz yığınları arasında patlamamış bir havan bulduk. Sorumlu askere haber verdik. Geldiler, baktılar. Ve bize dönüp, “Biz zaten o havanı buraya patlaması için koyduk” dediler. Böyle çok olaya tanık oldum.


Kişisel olarak tehditlere maruz kaldınız mı?

Yaptığımız çalışmalardan ötürü rahat dolaşamıyorduk. Çektiğimiz fotoğrafları oralardan çıkarmak için binbir yöntem uyguluyor, sonuçta çıkarabiliyorduk. Sur ve Nusaybin’de makul şüpheli olarak gözaltına alındım. Nusaybin’de çıplak aramaya maruz kaldım. Sur’da yasadışı bir şekilde kayıt dışı gözaltına alınarak ölümle tehdit edildim. Benim gibi bir sürü gazeteci arkadaşım tutuklandı. Hayatını riske atarak çalışan gazeteci arkadaşlar vardı. Şu an birçoğu tutuklandı zaten. Avrupa’da yaptığım çalışmalardan dolayı Türkiye’ye gidemiyorum. Hakkımda dava açılmış bile.


Nerelerde sergi açtınız ve ne tür tepkiler aldınız?

İsviçre’nin Bern, Almanya’nın Bielefeld ve Zürih kentlerinde sergiler açıldı. Önümüzdeki süreçte Amsterdam’da, Paris’te olacak. Türkiye’de İstanbul, Ankara ve Eskişehir’de sergiler açtık. İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde; Ankara’da Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve Kızılay’da fotoğrafları sergiledik. İnsanlar çok şaşırıyor, gerçek olduğuna inanmıyordu. Fotoğrafların Suriye’den, Halep’ten ya da Kobanê’den olduğunu düşünüyorlardı. 

Amacımız tüm çıplaklığı ile yaşananları, tüm dünyaya, özellikle Türkiye’nin batısına anlatmaktı. O duvarı yıkarak ötesine geçmek istedik. Bu fotoğraflar Sur’da, Cizre’de çekildi deyince insanlar inanmakta güçlük çekiyor. Ama zaten bizim amacımız da o insanlara ulaşmak. Orayı görmeyen, bilmeyen insanlara yaşananları göstermek. Savaşı gözlerimizle gördük. Bu fotoğraflar olmasa büyük ihtimalle bana da inanmazlar. Ama elimde kanıtım var.



1916

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA