Türkiye ‘insanlığa karşı suç’tan yargılanabilir mi?

Kuzey Kürdistan’daki kent ablukaları ve şehir direnişleri sırasında gelişen devlet vahşeti, “insanlığa karşı suç” kavramını siyasal tartışmalarda önemli bir yere oturttu.

27 Aralık 2016 Salı | Dizi

OSMAN OĞUZ / DÎLAN KARACADAĞ

Birçok hukukçu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilgili dönemde ortaya çıkan yoğun insan hakları ihlallerinin “bir siyasal, etnik veya dini gruba yönelik kitlesel ve sistematik saldırıların” sonucu olduğunu belirtti ve bu suçun “insanlığa karşı suç” kategorisinde ele alınarak uluslararası hukuk nezdinde yargılanması gerektiğini öne sürdü. Bu kapsamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Avrupa Konseyi’ne başvurular da yapıldı.

Peki “insanlığa karşı suç” nedir? Bu suçun yargılanmasına ilişkin mevcut uluslararası hukuk prosedürü nasıl? Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) niteliği ve işleyişi nedir? Mevcut hukuki prosedürler ve emsallerle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin “insanlığa karşı suçtan” yargılanmasının yolu açık mıdır? Tarih ve bugün, hukuki açıdan bize ne söylüyor?

Bu soruların yanıtlarını arayacağız. Süreci başından bu yana takip eden ve başvurular yapan Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) Eşbaşkanı Rotinda Polat ile Mezopotamya Hukukçular Derneği (MHD) Yöneticisi Şinasi Tur ise bu sırada kılavuzumuz olacak.

1. ‘İNSANLIĞA KARŞI SUǒ NEDİR?

“İnsanlığa karşı suç” kavramının tarihteki ilk görünümü, yine Türk devlet geleneğinin işlediği bir fiile dair: Ermeni Soykırımı. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın 28 Mayıs 1915’te yayınladığı deklarasyonda kavram ilk defa kullanılıyor.

Kavramın hukuki karşılığına kavuşması ise ancak İkinci Dünya Savaşı ardından Almanya ve Japonya’nın yargılanması sırasında gerçekleşiyor. Hitler faşizmini bazı yönleriyle yargılayan Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nin yetki alanında, insanlığa karşı suçlar da sayılıyor.

İnsanlığa karşı suç tanımı, siyasal, etknik, dinî... bir grubun siyasal, etnik, dinî... saiklerle, bir plan doğrultusunda, sistematik olarak mağdur edilmesini (kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, zulüm, köleleştirme, özgürlüğünden mahrum bırakma, bilimsel deneylere tabi kılma, cinsel saldırı...)  kapsıyor.

2. NASIL YARGILANIR?
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) 1 Temmuz 2002 tarihinde kurulmasına kadar geçen süreçte insanlığa karşı suçlar, “özel mahkemeler” vasıtasıyla yargılanıyordu. Bu mahkemeler, Birleşmiş Milletler kaynaklı başvuruların neticesinde, uluslararası bir konsensüs doğrultusunda, “olay eksenli” (Ad Hoc) kurulan mahkemelerdi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan mahkemeler, bunun ilk olgunlaşmış örnekleridir.
Yine, sözgelimi Yugoslavya içinde işlenmiş insanlığa karşı suçların yargılanması için 1992 yılında “Eski Yugoslavya Mahkemesi” kurulmuştu. (Tam adıyla: Eski Yugoslavya’nın Topraklarında 1991 Yılından Bu Yana Uluslararası İnsan Hakları Çiğnemekle Sorumlu Kişilerin Cezalandırılması İçin Kurulmuş Uluslararası Mahkeme) Bu mahkeme, aralarında Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç ve Sırbistan Devlet Başkanı Radovan Karadzic’in de olduğu 80 civarında “savaş suçlusunu” yargılamış, mahkum etmişti.
Aynı şekilde, Ruanda da işlenen insanlığa karşı suçların yargılanması için de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1994 tarihli kararıyla “Ruanda İçin Uluslararası Ceza Mahkemesi” kurulmuştu. Bu mahkeme de pek çok rütbeli devlet görevlisini mahkum etti.

3. ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ (UCM) NEDİR?
Birleşmiş Milletler Konferansı, 15 Haziran 1988 - 17 Temmuz 1988 tarihleri arasında İtalya’nın başkenti Roma’da gerçekleştirdiği toplantıda, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluş statüsünü kabul etmiştir. Bu statü, insanlığa karşı suçların yargılanmasında “olaya bağlı mahkeme kurulması” teamülünü ortadan kaldırmış, yalnız bu suç kategorisiyle ilgilenen ve sürekli bir mahkemenin tahkimini karara bağlamıştır. Statü için yapılan oylamada 160 oy kullanılmış; statü, 120 kabul, 21 çekimser ve 7 ret oyuyla kabul edilmiştir. ABD ve Çin ret oyu verenler arasında yer alırken, Türkiye ise çekimser oy kullanmıştır.
Statünün kabulü ardından 1 Temmuz 2012 tarihinde UCM, Hollanda’nın Lahey kentinde kurulmuştur. UCM, Roma Statüsü’ne taraf olan devletlerin sınırları içinde işlenen insanlığa karşı suçları, SUÇUN BİREYSELLİĞİ ilkesi doğrultusunda yargılama yetkisine sahiptir. Yani suç, devlete/tüzel kimliğe atfedilmez; suça katıldığı tespit edilebilen devlet görevlileri veya özel kişiler yargılanır.
Mahkeme, yalnızca kuruluşundan sonra işlenen suçları yargılamakla yetkilidir.
UCM’de şimdiye kadar Uganda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Orta Afrika Cumhuriyeti, Sudan, Kenya, Libya, Fildişi Sahili, Mali ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nde işlenen insanlığa karşı suçlarla ilgili yargılamalara başlanmış; ancak bunların hiçbiri kararla sonuçlanmamıştır.

4. TÜRKİYE’DE İNSANLIĞA KARŞI SUÇ İŞLENDİ Mİ?
Mezopotamya Hukukçular Derneği Yöneticisi Şinasi Tur, Türkiye’nin kent ablukaları sırasında “terörle mücadeleyle” ilgili uluslararası hukuk normlarına bile uymadığını belirtiyor ve ekliyor: “Kürdistan’daki abluka süreci, herhangi bir yasal altyapı oluşturulmadan, ilan edilmeyen bir olağanüstü hal olarak uygulandı. Kentlerin bir bütün olarak kuşatılması, o kentlerde yaşayan yüz binlerce insanın seyahat hakkının, hatta bunu bırakın pencereye çıkma hakkının bile kısıtlandığı bir süreçti bu. Anayasada yazılan bütün temel hakların ortadan kaldırıldığı uygulama, bir idari kararla gerçekleştirildi. O da bir Valilik kararı. Bırakalım yasayı, bir Bakanlar Kurulu kararı bile değildi. Bir idari kararla, Vali’nin kararıyla anayasal hükümleri askıya alıyorsunuz.”
Anayasal hakların bazılarının asla askıya alınamayacağını, kalanlarının askıya alınması içinse hiç değilse Bakanlar Kurulu ve Meclis kararıyla gelişen bir olağanüstü hal (OHAL) sürecinin olması gerektiğini belirten Tur, “Türkiye, Kürt şehirlerinin ablukası sırasında bunların hiçbirini yapmaya gerek duymadı” diyor.
Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’deki kent ablukaları sırasında 500 bine yakın insanın göç etmek zorunda kaldığını tespit etmişti. Avukat Şinasi Tur, bu veriye ilişkinse şunları söylüyor: “Kürdistan’daki bu bir yıllık ablukalarda 500 bin civarında insan yerinden edildi. Kentlerini, evlerini boşaltıp başka bir yere taşınmak zorunda kaldılar. Dünyanın her neresinde olursa olsun, bu düzeyde bir kitlenin bir yerden bir yere taşınmasının bir tek adı vardır: Tehcirdir. Tehcir, uluslararası sözleşmelerde insanlığa karşı suç, etnik temizlik suçu kapsamında sayılır.”
“Çatışmalarda gerçekleşen ölüm ve yaralanmalara değinmeksizin anlatıyorum” diyen Tur, devam ediyor: “Kentler kuşatıldığında, bu kentlerde yüz binlerce insan evlerinden çıkamadı, sağlığa erişemedi, eczaneye ve gıdaya ulaşamadı, eğitim sistemi çöktü. Bir karar, bütün bir nüfusu total olarak etkiliyor. Bir kentin bütün nüfusunu... İşte insanlığa karşı suç da özellikle ihlal hali kitlesel ve sistematik hale geldiğinde gündeme gelir. Kürdistan’daki kent ablukalarında bu kitleselliği de, sistematikliği de görüyoruz. Dolayısıyla ayrı ayrı her olaya, her ablukaya uygulanabilecek bir terimdir bu.”

5. TÜRKİYE, İNSANLIĞA KARŞI SUÇTAN YARGILANABİLİR Mİ?
Hukuki olarak evet; ama siyasi olarak ciddi şüpheler var.
Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) Eşbaşkanı Rotinda Polat, Türkiye’nin Roma Statüsü’ne ve dolayısıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taraf olmadığını hatırlatıyor ve ekliyor: “Aslında Türkiye’nin iç hukukunda, Türk Ceza Kanunu’nda da insanlığa karşı suçlarla ilgili maddeler var. Ama şehir ablukalarına devletin tanımı farklı, ‘terörle mücadele’ diyor. Cizre, Silopi ve diğer yerler, sivil yerleşim alanlarıydı. Devlet, oraların insanların yaşam alanı olduğunu gözetmeksizin tanklarla vurdu; Nusaybin’de uçak dahi kullanıldı. İnsanların yaşam alanlarını tanklarla, keskin nişancılarla, ağır silahlarla vurdular. Evet, bir devlet, kendi vatandaşlarına karşı suç işledi; bu, insanlığa karşı suçtur. Ama devletin bunu tanımlama biçimi başka ve onları yok etmesi kendi durduğu yerden meşru. Dolayısıyla iç hukukta insanlığa karşı suç yargılamasının yolu kapalı.”
İç hukukta bu süreçte yaşanan mağduriyetlerin yalnızca “Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Tanzimi Hakkında Kanun” uyarında tazmin edildiğini ama bununla da devletin “Bu mağduriyetleri ben yaşatmadım” demiş olduğunu belirten Polat, “Dolayısıyla iç hukuktan bir umudumuz yok” diyor.
Uluslararası yargılamayla ilgiliyse Türkiye’nin UCM’ye taraf olmaması, bir sorun teşkil ediyor. Fakat buna rağmen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, sözgelimi Yugoslavya ve Ruanda yargılamalarında yaptığı gibi, özel mahkemeler kurma yetkisi bulunuyor. Tekil ülkelerin kanunları da insanlığa karşı suçları başka bir ülkede işlenmesine rağmen yargılamaya olanak tanıyor. (İspanya’nın Şilili diktatör Pinochet’ye tutuklama kararı çıkarması örneğinde olduğu gibi.) Tüm bunların olup olmamasının belirleyeni ise, siyasal gelişmeler. 
Avukat Şinasi Tur, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Mueznieks’in Aralık başında sokağa çıkma yasaklarının hukukdışı olduğuna ilişkin memorandum yayınlamasını hatırlatıyor ve ekliyor: “Uluslararası hukukun diplomasiyle iç içe geçmiş olmasının verdiği hem siyasi hem ahlaki bir sorun var. Sokağa çıkma yasaklarının hukuk dışılığı, bundan bir yıl önce de dile getirilebilirdi. Şimdi Mueznieks, ‘Anayasa Mahkemesi hukuki dese bile bu yasaklar hukuki değildir’ diyor; ama Anayasaya Mahkemesi bunları söyleyeli bir yıl oldu. Bir yıl önce neden Avrupa Konseyi bunları söylemedi? Bugün söylemesinin bir kıymeti var mıdır? Belki vardır. Ama olanı geri getirmeyeceği de kesin.”

6. TÜRKİYE, 90’LARDA İŞLEDİĞİ SUÇLARDAN YARGILANDI MI?
Hem evet hem de hayır. Bu suçlar, hiçbir zaman insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmedi. Bireysel başvurularla ilgili AİHM, çokça mahkumiyet kararı verdi; ama suçun niteliği, bu dosyalarda asla netleştirilmedi.
Şinasi Tur, buradaki çelişkili tavrı şöyle özetliyor: “90’larda bireysel başvuru sistemi içinde ihlaller tespit ediliyordu. Bu ihlallere dönük Türkiye üzerinde belli bir diplomatik baskı da kurulabiliyordu. Ama orada da binlerce ihlal tespit edildiği ve başvurucuların hemen hemen hepsi Kürt olduğu halde AİHM asla 14. madde ihlalini tespit etmedi.”
14. madde, ayrımcılık yasağını içeriyor. Türk devletinin 90’larda uyguladığı zulüm, Avrupa hukuku tarafından hiçbir zaman 14. madde uyarınca yargılanmıyor; dolayısıyla bir etnik ve politik topluluğa karşı işlenen suç kapsamına almıyor. Av. Tur bunu, “toplu, kitlesel, sistematik konularda AİHM’in temsil ettiği liberal insan hakları söyleminin ne denli çürük kaldığını gösteren” bir emare olarak değerlendiriyor.

7. KENT ABLUKALARI YARGILANDI MI?
Birçok başvuru yapıldı; ama gerçek bir yargılama -hiç değilse henüz- yapılmadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kent ablukaları sırasında yapılan ve yaşam hakkı ihlaline işaret eden tedbir başvurularından 5’i kabul edildi. 5 başvurucudan 3’ü Türkiye’nin AİHM kararına rağmen ambulans göndermemesi ya da başka tedbirleri hayata geçirmemesi nedeniyle yaşamını yitirdi; biri halen kayıp; bir başvurucu ise kurtarılabildi.
Avukat Şinasi Tur, AİHM’in tedbir kararlarının uygulanmadığını gördükten sonraki tavrını şöyle anlatıyor: “Kararı uygulayacak bir mekanizma geliştirmek yerine topu Anayasa Mahkemesi’ne attı. ‘Bundan sonra bana gelmeyin, Anayasa Mahkemesi’ne gidin’ dedi. O süreç, Cizre’de bodrumlardaki katliamın gerçekleştiği süreçti ve Anayasa Mahkemesi bu sürece dahil olmadı. Sonuç itibarıyla da asıl ihlaller gerçekleşmiş oldu.”
Tedbir talepleri dışında AİHM’e yapılan başvurular ise halen karara bağlanmış değil. Bu yargılamalar neticesinde sokağa çıkma yasakları ve beraberinde gelişen sürecin bütününün hukuk dışı olduğuna da karar verilebilir.

8. ULUSLARARASI HUKUK, YÜZLERCE İNSANIN ÖLÜMÜNÜ ENGELLEYEBİLİR MİYDİ?
Görüşüne başvurduğumuz iki hukukçu da bu soruya aynı yanıtı veriyor: Evet, önleyebilirdi.
ÖHD Eşbaşkanı Polat, uluslararası hukukun devletler arasındaki siyasi ilişkilere bağımlı olduğunu kaydediyor ve ekliyor: “Sokağa çıkma yasakları döneminde memlekette kıyamet koptu. Görmediler mi, bilmediler mi? Hayır. Defalarca başvuru yapıldı, raportörler gelsin, heyetler gelsin... Kulaklar tıkandı buna. Üzerinden bir seneden fazla zaman geçmiş. Somut kanıtlar var ama söylenmiş en büyük şey, ‘İşkence yapıldığına dair ciddi tanıklıklar var’ idi.”
Polat, şimdi yapılan açıklamaları ve silah ambargosu gibi bazı yaptırımları da Erdoğan rejimiyle Avrupa Birliği ülkelerinin “aralarının açılmasına” bağlıyor; bunları hukuki olarak okumanın mümkün olmadığını belirterek, “Sokağa çıkma yasakları döneminde siyasi ilişkiler görece daha dengeliydi, o yüzden hiçbir şey yapılmadı” diyor.
MHD yöneticisi Tur ise, “Tabii ki ölümleri önleyebilirdi. Geriye dönük tam bir kehanette bulunmak elbette zor ama şunu biliyoruz: Yüzlerce insan ölürken, yüz binler yerinden edilirken etkili bir müdahale, hatta eleştiri bile gelişmedi; asıl sorun bu” diyor.



1116

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA