Türkiye de diz çökmeye hayır demeli

05 Ekim 2015 Pazartesi

ZILAR STÊRK

Kuzey Kürdistan şu anda büyük bir saldırı ve abluka altında. Her gün başka bir ilçede sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Özel güvenlikli bölgeler ilan ediliyor. Kürdistan yakılıp yıkılıyor. AKP çeteleri her gün sivil insanları katlediyor. Her saat başka yeni sivil insanların katledildiğine dair haberler geliyor. Bebek, çocuk, genç yaşlı, kadın erkek fark etmiyor, önüne çıkanı vuruyor. Vurduğuna herhangi bir soru sormuyor, herhangi bir uyarıda bulunmuyor. İnsanları somut bir suçları olmadan vuruyor tarıyor katlediyor. Neredeyse Kürdistan’da yaşayan herkesi, orada yaşadığından dolayı suçlu sayıyor. İnsanlar evlerinin önünde taranıp hunharca katlediliyor. İl ve ilçeler tam bir abluka altında. Asker ve polis zırhlı araçlarla dolaşıyor. Korku salmaya çalışıyor. Sindirmeye çalışıyor.

Peki buna maruz kalan Kürtlerin "suçu ve günahı” ne?

Kürtler, Erdoğan ve AKP’nin tekeline dönüşmüş olan merkezi devletin faşist uygulamalarına karşı demokratikleşmeyi dayatıyorlar. Kürdistan ve Türkiye’nin yerellerden halk iradesiyle yönetilmesini istiyorlar. Gerçek bir demokrasi istiyorlar. Halk olarak politik iradelerinin tanınmasını istiyorlar. Merkezi devletin atanmış valisini kaymakamını istemiyorlar. Kendi vali ve kaymakamlarını ya da kendilerini yöneten tüm makamları kendileri seçerek belirlemek istiyorlar. Çünkü merkezi devletin atadığı yönetici halkın yöneticisi değildir. Halkın dilinden, kültüründen, ruhundan, derdinden, keder ve sevincinden anlamıyor. Yabancıdır. Devletin halka rağmen atadığı yönetici, sömürgeci yönetici tarzıdır. Halkın acısını, kederini, sevincini anlamaz, hissetmez, sözde yönettiği halka karşı kendini yüksek güvenlikli zırhlarla korur. Halkın içinden bağrından değildir, halkın nezdinde yabancıdır. Halk da onu kendinden saymıyor. Çünkü tanıyarak bilerek içinden biri olarak güvenip seçmemiştir. Duygu bağı yoktur. Demokratik toplumlarda yönetici ile halkın arasında bir tür duygu bağının da olması lazım. Bu da ancak yerel öz yönetimlerle mümkündür. 

Kürdistan’daki demokratik öz yönetim ilanları ve demokratik özerklik talebi bölücülük değildir. Ayrı bir devlet kurmak, ayrı vatan sınırları belirlemek değildir. Merkezileşmiş, tekleşmiş, faşistleşmiş rejim ve yönetimine demokratikleşmeyi dayatmaktır. Halkın sahiden de kendini yönetme iradesidir.  Gerçek bir halk yönetimini geliştirmektir. Gerçek bir demokrasiyi inşa etmektir. Yerel demokrasiyi geliştirmektir. Halkın buna göre örgütlenmesini sağlamaktır. Halkın politik irade olmasına olanak oluşturmaktır. Halkın gerçek anlamda söz ve irade hakkını eline almasıdır. Birilerinin halkın yerine düşünmesi değil, halkın direk kendisi için düşünmeye başlaması ve düşündüğü gibi yaşamaya başlamasıdır. Şimdi buna bölücülük diyorlar. Demokratikleşmenin adı olmuş bölücülük. Konuyu bu kadar tersyüz ediyorlar ki yaptıkları katliamları meşru kılabilsinler. Bu kadar sivil insan bunun için evinin önünde, oturduğu sokakta hunharca ve düşmanca vuruluyor, katlediliyor. Otuz beş günlük bebekler, on yaşındaki Cemile’ler, "yaşlıyım beni vurmazlar” diyen 75 yaşındaki Seyit Mehmet gibi dedeler bölücülükle suçlanıp, sorgusuz sualsiz katledildiler. Ve daha onlarcası. Onları katledenler güvenlik gücü falan değil, resmen katildirler. Onlar, sınırın karşı tarafından gelip vatana saldıracak vatanı bölecek yabancı asker ordusu falan değillerdi. Ortada vatanı tehdit edecek, vatanı bölecek, vatanı tehlikeye sokacak bir durum yoktu. Onlar sadece insan gibi yaşamak istiyorlardı. Onurlu ve iradeli yaşamak istiyorlardı o kadar. Şu anda Kürdistan’ın tüm il ve ilçelerinde herkes bunu istiyor. Herkes insanca yaşamak istiyor. Herkes daha demokratik bir öz yönetim ve öz savunma hakkını kullanmak istiyor. Bu hakkı devlet vermediği için kendisi oluşturmak istiyor. Devlet vermiyor diye ona boyun eğmek istemiyor. Devlet ister tanısın ister tanımasın, "ben böyle demokratik ve örgütlü yaşamak istiyorum” diyor. Erdoğan’ın AKP’nin ve çetelerinin Kürtlere karşı büyük hıncı ve öfkesi işte bundandır. Boyun eğmemesindendir. Diz çökmemesindendir. 

Türkiye’de ise büyük bir sessizlik var. 7 Haziran’da herkes canlı coşkulu bir biçimde sandık başına gitti, seçimini yaptı. Tüm Türkiye, Erdoğan ve mürit partisi AKP’ye "seni tek başına hükümet yapmayacağız” dedi ve yaptırmadı. Hemen ertesi gün diktatör Erdoğan "bu seçimi kabul etmiyoruz, seçimi yenileyeceğiz” dedi. Seçimleri yenileyip AKP’yi tek başına hükümet yaptırmak ve kendi başkanlığını AKP’li müritleri üzerinden geliştirmek istiyor. 7 Haziran’da ortaya çıkan demokratik iradeyi tanımıyorum dedi, ezip geçti. Türkiye’yi adeta yeni bir seçime mahkum etti. Herkese diz çöktürdü. Evet bu bir boyun eğdirme, diz çöktürmedir. Bu zorunlu seçime razı olmak, buna ses çıkarmamak, merkezi devlet ve hükümet adına dikte edilen buna benzer her türlü zorunlu uygulamaya karşı mücadele vermemek, buna direnmemek, kaderine razı olmak ve diz çökmektir tabii ki. 

Diz çökmeyenlere, ses çıkarıp direnenlere, diktatörlük değil demokrasi diyenlere ise tüm gazabıyla saldırıyor. Direnen, diz çökmeyen, demokratik bir yaşamda ısrar eden Kürdistan’a karşı yürütülen saldırı konsepti bundandır. Bu saldırı konsepti, bu savaş konsepti haksızdır, hukuksuzdur, faşizancadır. Türkiye buna sesiz kalmamalı. Türkiye’deki sessizlik ve tepkisizlik, devlet adına Erdoğan ve AKP’yi diktatörlük çizgisinde cesaretlendiriyor. Türkiye’deki demokrasi dinamiklerinin Kürdistan’daki bu demokrasi direnişini sahiplenmesi gerekiyor. Çünkü Kürdistan’daki demokrasi direnişi, Türkiye’nin de demokratikleşmesini getirecek. Bunun için Türkiye’nin diz çökmeye hayır demesi ve Kürdistan’la birlikte demokrasi direnişine kalkması gerekiyor. Çünkü demokratikleşme sorunu, sadece Kürdistan’ın değil tüm Türkiye’nin sorunudur.



4946
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: