Barış, Enver, ATİK ve Birlikte Mücadele

aycicek@gmx.net | 06 Nisan 2013 Cumartesi

XWE METİN AYÇİÇEK

Etliye sütlüye karışmayacağım bu hafta. Olabilecek en hafif yazımı yazacağım bu kez. Akil İnsanlar işi tamam. Başlamak bitirmenin yarısı ise, bu işi bitirmeye az kaldı demektir. "Açılım"larda da böyle "başladık" ve bu nedenle de çabucak bitti. Ceylan Önkol davası için mahkemenin verdiği "takipsizlik" kararı da tamam. Rojava için Meclis Komisyonu’nun olayın saklanmasına hizmet ettiği iddiası doğru olsa da, bu şimdilik sorundan bile sayılmaz. KCK’liler henüz içerde. Başbakan’ın beklentisi: PKK "silahlarını teslim etsin" halinden biraz daha gerileyerek, "gerilla gitsin de, nasıl giderse gitsin!" formülüne dayandı.

***
PKK’nin barış ve barış sürecine ilişkin bir hayli birikimli olduğu kesin. Ama görünen o ki, AKP Devleti hala el yordamıyla yürümeye çalışıyor. Bir sıkışmışlığın ve "Büyük Türkiye" idealiyle bir gelecek umudunun arasında oynayıp duruyor.
Daha önce de yazdım. Barış’ın "Büyük Türkiye"ye endekslenerek tartışılması (hangi amaçla ya da yorumla olursa olsun) beni hep endişelendirdi. "Daha güçlü Türkiye" isteminden çıkarsama yaparak bugünkü Türkiye’nin daha güçsüz Türkiye olduğunu var sayarak düşünürsek, dehşete kapılıyorum: Bu "güçsüz" Türkiye’nin Anadolu-Mezopotamya Halklarına ve Ortadoğu’ya çektirdiği zulmü ve sürdürdüğü düşmanlığı hatırladıkça, şu ateist halimle bile, "Allah bizi Büyük Türkiye’den korusun" demekten başka bir şey demek gelmiyor aklıma.
***
"Barıştan umutlu musun?" diye soruyor herkes. Yanıt bile vermiyorum çoğu kez. Sanırım yakın 40 yılını savaşın içinde yaşayan bir sürgüne sorulacak en yanlış sorudur bu. Yanıtım hep aynı oluyor: "Bu devlete güvenmiyorum ama, barışı istiyorum! Umutlu olmam için bir neden yok, ama umudun yaratılmasının zorunluluğu üzerine söylenebilecek en az 60 bin nedenim var."
Osmanlı’nın ittihatçı kalıntısı soykırımcı bir Oligarşik Cumhuriyetin barış istemeyeceğini, ama onun  barış istemek zorunda bırakılabileceğini hep yazdım. Bugün de aynı düşünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti denilen bu gerici örgütlenme hangi tarihsel ya da konjonktürel sıkışmışlığın zorlaması olursa olsun, öcü gibi korktuğu barış’ın zorlamasıyla karşı karşıya. Elbette bunu ne eli kanlı bir tarih-kültür oluşumunun asla yakınına bile düşemeyeceği bir "insani felsefesinin" ürünü olarak, ne miras aldığı diktatoryal sistemi süsleyerek demokrasi diye satmaya kalkan pazarcı bir zihniyette barınamayacak bir özgürlükçü demokratik anlayışın zorunluluğu olarak algılamak mümkün değil. Dün olduğu gibi bugün de sürmekte olan sürecin biricik dinamiği Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendisi; onun güçlü özgüvenidir.
"Barıştan umutlu musun?"
Evet! Umutluyum. Çünkü halklar için tek yol barıştır. Ve dünden çok daha fazla olarak bugün barışın bayraktarlığını kuru propagandif söylemleriyle barışı da lekeleyen AKP Devleti değil, Anadolu-Mezopotamya halklarının özgürlükçü bileşenidir.
Halklar barış istiyor. Ve bu gerici sistemin bütün engellemelerine rağmen halklar bu ülkede savaşı olduğu gibi barışı da kazanmak zorundadır.
"Barış umudu var mı?"
Şimdilik var diyemiyorum, ama zaten bu umudu yaratmak da bizim, yani barış, özgürlük ve demokrasi savunucularının görevi değil mi?
***
Bu Cumartesi ve Pazar günü ATİK’in 22. Kongresi gerçekleştirilecektir. Katılmak gerekir. Bütün devrimci, demokrat, ilerici kurumların çalışmalarına destek vermek gerekiyor.
"Emperyalist-Kapitalist Kriz ve Saldırılar, Avrupa’da İşçi Sınıfı  ve Sendikaların Durumu, İşyeri ve Sendikal Çalışmanın Önemi ve Görevlerimiz!" başlıklı üç de sunum gerçekleştirilecek olan Kongre’ye özgürlük ve demokrasi mücadelesinde, emekle birlikte yer alan bütün kurum ve kişiler davetlidir. Kongre’nin 22. Yıl sloganındaki gibi söyleyecek olursak: "Birlik-Mücadele-Zafer… Güç verelim, mücadeleyi birlikte büyütelim."
Dönemin en büyük gereksinimi de bu değil mi zaten?
Kongre: 6 - 7 Nisan, 2013 - Cumartesi / Pazar. Saat 10:00.
Haus der Jugend. Deutschherrnufer 12 – 60594, Frankfurt/Almanya.
***
Enver Karagöz’le birlikteydik dün, bugün. Ve yarın ve yarınlar Enver Karagöz’le birlikte olacağız. 12 Eylül sürgünü, direnç gülü bir güzel insan. Onurun izini sürdü yaşamı boyunca, ya da onur hep Enver kılığıyla çıktı önümüze. 29 Mart 2007’de öldü dediler. Şairler ölmez ki! Devrimciler de! Yani Enverler ölmez ki!
Avrupa Sürgünler Meclisi, Enver Karagöz’ün adının, memleketi Artvin’de, şimdilerde askeri kışla olan, işkence gördüğü eski Öğretmen Okulu’na verilmesi için bir imza kampanyası başlattı. Katılımınız, tarihle yüzleşmeye yönelik bir yürüyüş için önemlidir. (http://imzakampanyam.com/Devrimci-sair-Enver-Karagozun-ismi-Memleketi-Artvin-de-bir-okula-verilmelidir-imza-kampanyasi)  
***
Sevda
Ağaca yürüyen su / nasıl tomurcuğa durursa / dalın ucunda / nasıl güneşe gülerse / çiçek baharla / nasıl kımıldarsa toprak / cemreler düşende / sen hep öylesin içimde… / giyin beni / beni kuşan / tohumun toprağı örtünmesi gibi / örtün beni / can suyumda çimlen / çimlen ki / patlasın tohum / yeşersin hayat / nefes alsın yaşamak. (Enver Karagöz)



2521
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: