Su taneciğine tutunanlar ve umudun zaferi

14 Şubat 2018 Çarşamba

NAGİHAN AKARSEL

“Umut zaferden daha değerlidir” sözünün yüreğimize dokunduğu zamanlardan bu yana 19 yıl geçti. Kırk yıllık mücadele deneyimimizin anlam ve hakikatinin oluştuğu bu dönemde nice kritik eşiklerden geçtik, geçiyoruz. Bu anlama nail oldukça ana rahminde kırk hafta oluşan bebeğin, kırk gün Hira Dağı’nda ya da çöllerde çile çeken peygamberlerin, Kırklar Dağına dileklerini emanet eden aşıkların, kırk örük ile yaşama bağlananların, kırk kadının, kırk erkeğin, kırk antik kentin bilgisi ile donanıyoruz. 

Jineoloji’nin merceğinden baktığımızda bu bilginin kaynaklarından biri olan Efrîn’e yapılan saldırılara bu nedenle şaşırmıyoruz. Çünkü kırk yıldır bir oluş heyecanıyla özgürlüğümüzü savunmaktan vazgeçmemenin erdemli öykülerini yazıyoruz. Ve bilimin kadınla, yaşamla, doğayla, toplumla olan bağını her geçen gün daha çok keşfediyoruz. Her bir an’ı yaşamlarıyla tarihe kaydeden kahramanların demokratik uygarlığın ruhunu oluşturduğunu derinden hissediyoruz. Anlamın yapıya, özün biçime kavuştuğuna tanıklık ediyoruz. Direnenlerin zaman ve mekanın bütünlüğünde yaşama anlam kattıklarını öğreniyoruz. Kalbinin üstünde taşıdıkları bilgilerini kalp gözü ile koruduklarına şahit oluyoruz. 

Dostunu, düşmanını tanıyan bir halkın, şimdi canlanan tarihsel kodları ile karşılaşıyoruz. Kurmancî’de ‘çil’ olan kırk sözcüğünün içinde sakladığı oluş heyecanı ile mutlu oluyoruz. Efrîn’in Qibare Köyünde olan ‘çilxane’de kırk gün nefsi ile mücadele etmeyi başaranların hakikate eriştikleri bilgisini öğreniyoruz. Küçük bir su kaynağının (kanî) dışında hiçbir şeyin olmadığı çilxane de çekilen çilenin, çekilen acıların boşuna olmadığını anlıyoruz. 

Kırk kelimesinin içinde saklı olan anlama nail olduğumuzda ise tesadüf diye birşeyin olmadığına ikna oluyoruz. “Umudun zaferden daha değerli olduğu” cümlesine tutunduğumuz zamanlardan bugüne şehirlerin nasıl umuda, nasıl umudun zaferine dönüştüğüne tanıklık ediyoruz. Kobanê ile gelişen umudun bugün Efrîn ile umudun zaferine dönüşmesinin işte bu anlamdan kaynağını alan bir hakikat olduğunu derinden hissediyoruz. 

Buna hayatın yoğunlaştığı zamanlar diyoruz. Canlının son su tanesine bütün ihtişamıyla tutunduğu zamanlar... Hayatın muhteşem olduğu bu zamanlar tesadüflere, güzelliklere, direnişlere mekan sunuyor. Son su tanesindeki nemi biriktire biriktire özgür zamanlara yol alıyor. 

Belleğin gücü bu zamana anlam katarken toplumun ve tarihin içinde gücünü sınıyor. Bu kimi kültürlerde herşeyin bir an’da gerçekleştiği düş zamanı olarak nitelendiriliyor. Bilimsel literatürde kaos aralığı olarak tanımlanıyor. Düşzamanı ya da kaos aralığı muhteşemliğini en yoğunlaşmış an’ın direniş diyalektiğinden alıyor. 

Tarihsel toplumsal olaylarda düş zamanı yaşamın anlamına kayıtlıdır. An’da beliren anlam tarihsel toplumsal olayların düş zamanı oluyor. Birlikte yaşama gücüne ulaşma hedefine kilitleniyor. Tarihsel ve toplumsal gerçeğine bağlılık, samimiyet ve dürüstlük bu zamanın temel kriteri oluyor. 

Zira su taneciğine tutunmaya çalışanların muhteşem direnişine karşı bitmeyen komplolar ile bezelidir Kürdistan tarihi… Son iki yüzyıldır devletli uygarlığa kilometre taşı rolü oynayan bu komplolardan Hamidiye Alayları, 1914’de Bitlis’teki Melle Selim komplosu, 1925 Şêx Saîd, 1930 Agirî ve 1937 Dêrsim komploları, 1959’da 49’lar davası, 1960’da 400’ler davası bunlara sadece birkaç örnektir. 9 Ekim 1998’de başlayan ve 15 Şubat 1999’da Demokratik Konfederalizm Önderliği Abdullah Öcalan’a yönelik yapılan komplo da bu komplo zincirinin en önemli halkasıdır. Aynı zihniyet tarafından yürütülen bu komplolar ile bugün Efrîn’e saldırmaları da tesadüf değildir. 19 yıl önce Abdullah Öcalan’ı istenmeyen kişi (persona non grata) olarak ilan eden zihniyet ile bugün Efrîn’i istenmeyen halk (people non grata) olarak ilan eden zihniyetin aynı olması da tesadüf değildir. 

Nitekim tarihe devletli ve demokratik uygarlık diye iki uygarlık olduğunun perspektifiyle bakıldığında hiçbir şeyin tesadüf olmadığı daha net anlaşılıyor. Çünkü tarihi yazanlar için her sözün, her eylemin bir anlamı vardır. 9 Ekim 1998 tarihinde Abdullah Öcalan’a dönük komplonun başlangıcı olan 9 Ekim’in Che Guavera’nın ölüm yıldönümü olmasının tesadüf olmaması gibi. 15 Şubat 1925 tarihinde Şeyh Said’in yakalanması ile Öcalan’ın yakalanması, yine Şeyh Said’in 29 Haziran’da idam edilmesi ve Öcalan ile ilgili idam kararının o gün verilmesi de tesadüf değildir. 

Bugün Efrîn saldırısının 20 Ocak’ta Mahabad Cumhuriyeti’nin yıkılış yıldönümünde başlaması da öyle tesadüf değildir. Öcalan’ın 19 yıldır büyük bir iradeyle anlam ve hakikate dönüştürdüğü direnişine etik ve estetik ölçüler ile sahip çıkan Efrîn direnişi bu nedenle çok manidardır. Çünkü Öcalan o su taneciğine büyük bir ihtişam ile tutundu. Özgürlük ve eşitlik irademizin yok edilmesi için bütün gücüyle saldıran güçlere karşı o su taneciğinden biriktirdiği nem ile karşı koydu. Gözyaşı okyanusa meydan okudu. Bugün Efrîn’in bütün ihtişamıyla dünyaya ifşa ettiği gerçeklerden biri işte budur. Öcalan’ın direnişine sahip çıkma gücüdür. 

Efrîn’den dünyaya ulaşan o naif ses şimdi özgürlük ilkesinden vazgeçmeyen ve “Umut zaferden daha değerlidir” diyen Öcalan’a umudun zaferini müjdeliyor. Çünkü bu ses doğa ile birlik, yaşama dost, topluma ve tarihe bağlı bir özü temsil ediyor. Bu ses emeğe sahip çıkıyor. Özgürlüğe kayıtlı olan bu sese Avustralya yerlilerinin en güzel duaları ile karşılık verdiklerini hissediyoruz sonra ve biz de o duaya eşlik ediyoruz. Ve bu duamızın bu su damlası olup İmralı’ya dokunmasını diliyoruz: “Aydınlık bir geleceğe sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum. Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum. Ruhunu canlı tutmana yetecek kadar mutluluk diliyorum. Elvedayı anlatmana yetecek kadar merhaba diliyorum”… 



475
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: