Hikayenin ölümü

ilhamadarbakur@gmail.com | 08 Aralık 2017 Cuma

İLHAM ADAR BAKIR

İnsanların köye, kıra dayalı yaşam biçimleri doğanın renkliliği, çeşitliliği oranında bir zenginliği de beraberinde yaratmıştır. Birbirinden farklı coğrafi şekiller, bitki örtüleri ve bunlara bağlı olarak da insanın yaşamını kurma, idame ettirme yollarının farklılığı sürekli olarak insan faaliyetlerinin değişik karakterler kazanmasını, eylemlerinin biçimin farklılaşıp çoğalmasını beraberinde getirmiştir. Her coğrafi farklılık üzerine kurulu insan kümesi coğrafyasının özelliklerine, coğrafyaya karşı verdiği yaşam mücadelesine, doğayla kurduğu dengeye göre de bir kültürel yapı inşa etmiştir. İnşa edilen bu kültürel yapı içerisinde deneyim aktarmak, toplumsal düzeni korumak ve koşullara göre değişimini sağlamak üzere kurduğu hikayeler de oldukça farklılık, çeşitlilik, zenginlik arz eden bir karakter taşımıştır bin yıllar boyunca.

Bugün batı medeniyeti diye kodladığımız Avrupa medeniyetinin insan ilişkilerinde yaşadığı sıkışmışlığın, yaşam biçiminin tek düzeleşmesi, rutinleşmesi, insan eylemlerinin zenginliğinin azalmasına bağlı olarak ortaya çıkan rutin ve birbirine benzeyen yaşam biçimleriyle çok alakası vardır. Kent yaşamında hep değişmeyen, aynı kalan çevre, iş yaşamı denen yerlerde insan bedeninin her gün sürekli aynı hareketleri yapıyor olması, nerdeyse sürprize hiç yer olmayan, her günün öncesinden planlanmış bir şekilde yaşanıyor olması bu yaşam içerisinde şekillenen insanların anlatacağı hikayeleri de ortadan kaldırmıştır. Birbirine benzer insanların, birbirine benzer yaşamlar içerisinden damıtacağı farklı, özgün, tek ve biricik olan bir hikayeye rastlamak artık neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bir hikaye anlatma biçimi ve popüler bir sanatsal üretim olarak Batı’da üretilen filmlere bakıldığında insan yaşamının kısırlaşmasına dair faciayı anlamak mümkündür.

Bu yüzden Batı insanı Doğu insanına dair hikayeleri sever, ilgi gösterir. Batı’nın doğu, diye kodladığı yaşam alanlarında her ne kadar Batı’nınkine benzer tektipleşmeler görülse de hala rasyonel ve pragmatist bir sistem kurulamamış olması Doğu’nun yaşam biçimleri çeşitliliğini ve hikaye anlatımındaki zenginliğini korumasını sağlamıştır. Kentleşmenin de batıdaki gibi cereyan etmemesi, göç edilen kentlerde kır yaşamına benzer dayanışmacı ve ortakçı bir yaşam tarzının inşa edilmeye çalışılması insan hikâyelerinin özgün üretimine zemin sunmuştur. Aynı coğrafi bölgeden, aynı şehirden, aynı köyden kente göçen insanlar şehirlerde aynı yerlere yerleşmektedirler. Kentlerdeki bu gettoların her biri birbirinden farklı kültürel özellikler göstermektedirler.

Batı uygarlığı doğunun sadece doğal zenginliklerini, su ve enerji kaynaklarını değil kültürel kaynaklarını ve mirasını da yoğun bir sömürüye tabi tutmuştur. Denilebilir ki bugün kültürel sömürü, maddi sömürüden çok daha yoğun sürdürülebilmektedir. Üstelik kültürel sömürü için yerli işbirlikçiler bulmak çok daha kolaydır. Doğu kültür dairesindeki ülkelerde kurdukları sivil toplum kuruluşları, kültür sanat kurum ve mekanları aracılığıyla bu kültürel sömürü için ciddi zeminler yaratmaktadırlar. Bunun iki amacı vardır. Birincisi bu coğrafyalardaki farklı ve zengin hikayeleri, kültürel mirası bir emtiaya dönüştürerek pazarlamak ve satmak, ikincisi ise bu coğrafya insanlarının kültürel kimliğini ve bilincini bozuma uğratarak sömürü politikalarının, kapitalist çarkın birer gönüllü kölesine dönüştürmek. 

Fonlar aracılığıyla destekledikleri doğulu sinemacıların ürettikleri filmler, yahut buradaki işbirlikçileri aracılığıyla doğu üzerine kurdukları hikayelerin anlatıldığı batılı yönetmenlerin elinden çıkan filmler bu anlamda tek tek analizi hakkeden, kültürel birikimin nasıl talan edildiği ve bilincin nasıl bozuma uğratıldığını gösteren ciddi emareler taşımaktadırlar. Bu filmlerin her biri belki de birer ayrı yazının konusu olmayı gerektirmektedir.  



341
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: