Cumhuriyet ve diktatörlük

08 Aralık 2017 Cuma

ABDURRAHMAN AYDIN

Askeri başarıları yoluyla biriktirdiği sosyal ve siyasal sermayesini diktatörlüğe tahvil etme çabası içerisine girerek Roma Cumhuriyetinin sonunu getirmişti Gaius Julius Caesar (‘kayzer’, ‘sezar’). Bunu da askeri birlikler için yasak bölgenin sınırını belirleyen Rubicon Nehrini geçerek, yani en nihayetinde Cumhuriyetin en temel yasaklarından birini ihlal ederek gerçekleştirmişti. İç Savaşı kaybetse, tarihsel kayıtlara hain olarak geçecek olan Sezar, savaşı kazanınca dictator perpetuus, yani ‘hayat boyu diktatör’ ilan ediliyordu. Olağanüstünün de üstünde bir durumdu bu. Bir kişinin kendi varlığını, kendi bedenini ve kendi personasını siyasalın merkezine düğümlemesi anlamına geliyordu. Oysa Roma Cumhuriyetinde diktatörlük pozisyonu, olağanüstü durumlar karşısında, hayatın yeniden normalleştirilmesi amacıyla siyasal basiret sahibi birinin geçici bir süreliğine olağanüstü yetkilerle donatılması anlamına geliyordu. Yani siyasal iktidarı kendi bedeninde ve kendi ömründe kalıcılaştırmak değil, aksine, sorumlu bir egemenlik pozisyonuyla hayatın kendisini yeniden normalleştirmek…

Bu bakımdan bilinen ilk diktatör Titus Lartius’tur ve Roma krallarının sonuncusu olan Lucius Tarquinius Superbus’un yeniden tahta geçebilmek için kurduğu ittifaklar nedeniyle beliren savaş tehlikesi karşısında, Cumhuriyeti korumak için olağanüstü yetkilerle donatılmış ve praetor maximus veya magister populi (bu konum daha sonra, Sezar örneğinde de gördüğümüz üzere, dictator halini alacaktır) olarak adlandırılan bir konuma getirilmişti. Yani ‘piyadelerin efendisi’… Çünkü halk çocukları savaşa piyade olarak katılıyorlardı; aristokratlar ise atlı olarak ya da savaş arabalarıyla (günümüzde de kullandığımız popülizm sözcüğü de buradan gelmektedir). Fakat Titus Lartius birkaç savaşın ardından pek çok kasaba ve şehirle müzakereler yürüttükten sonra, işlerin seyrinin normale dönmesinin ve Cumhuriyetin muhafaza edilmesinin ardından, görev süresi dolmamış olduğu halde, yetkilerini senatoya devretmiştir.

Sezar’la karşımıza çıkan şey, Cumhuriyetin korunması için icat edilmiş bir siyasal mekanizmanın bizzat Cumhuriyetin sonunu getirmesidir. Rubicon Nehrini ordularıyla ve silahlı bir biçimde geçerek yasayı ihlal ettikten sonra, yasanın aşınması başlamıştır bir kere. Bu aşınmanın oluşturduğu gedikten Filius Augustus girecek ve Sezar’ın öldürülmesinin ardından, belli bir açıdan çok başarılı hamlelerle (öyle ki siyaset ve felsefe dehası Cicero’yu bile alt etmeyi başaracak, Cicero’nun “Bu çocuğu çok hafife aldım” demesine neden olacaktır) Cumhuriyeti bir İmparatorluğa dönüştürecek ve kendisi de ilk imparator unvanını alacaktır. İşte bu Augustus’un henüz yeni yetme bir delikanlı iken Klasik Yunan düşüncesinin temel metinlerini okuduğu için kendisiyle alay etmeye kalkışan asker zihniyetli Antonius’a “Kadimlerden öğreneceğimiz çok şey var hâl┠demiş olduğu rivayet edilir. İşte ben kendi adıma Augustus’un okumalarının tersinden olduğu kanaatindeyim.

Ters okumadan kastım, biraz Spinoza’nın Machiavelli okumasına benziyor. Aslî siyaset kuramını Titus Livius Üzerine Söylevler’de geliştiren Cumhuriyetçi ve yurtsever Machiavelli’ye karşılık Prens’in canavarsı Machiavelli’sini nereye koymak gerektiği üzerine dönen tartışmada, Spinoza şunu söylüyordu: Machiavelli Prens adlı kitabında halkı iktidardakilerin iktidar için ne kadar çürüyebilecekleri hususunda uyarmaktadır. İşte bu çürüme boyutuyla ilgili olarak Augustus’un bir ters okuma yaptığı kanısındayım. Klasik Yunan düşüncesinin ‘erdem’ adına eleştirdiği her şeyi ‘iktidar’ adına üstlenmek. Bu arada fizik bilimindeki anlamıyla güç ve kuvvet terimlerinin oluşturduğu bir bağlam içinde Prens ile Söylevler’i birbiriyle çatışmayan metinler olarak okumak da elbette mümkün.

Platon, Aristoteles ve Machiavelli’de karşımıza çıktığı haliyle ‘siyasal erdem’ tartışmasının detaylarına girmeyeceğim burada. Fakat üçünün de fark ettiği ve eleştiri konusu yaptığı popülizm olgusunun nasıl da kitlelerin tutku ve duygularına seslenerek demokrasinin altını oyduğunun sözünü edeceğim.

Antik Yunan’daki sofist, siyasal açıdan, Roma’daki popülistin öz kardeşidir. Popülist, cumhuriyet içindeki bir enerjiyi cumhuriyete karşı harekete geçirirken, diğeri demokrasi içindeki bir enerjiyi demokrasiye karşı harekete geçirir. Popülist, halkın duygu ve tutkularını tahrik edip harekete geçirerek desteğini sağlamak yoluyla ve ‘kamu’ adına Cumhuriyet’teki siyasal öğeyi iptal ederek diktatöre dönüşür. Diğerinin sonucu ise, yine aynı yöntemle, demokrasi sözcüğünü kendisinden türettiğimiz demos’un, yani halkın duygu ve tutkularının tahrik edilmesi yoluyla Tiranlıktır. Özellikle Platon’un çokça yanlış anlaşılan siyaset kuramı da bu minval üzere döner. Platon’un demokrasiyi eleştirdiği zannedilir, fakat gerçekte demokrasiyi değil, demokrasinin kötüye kullanımını eleştirmektedir. Demokrasi içindeki bir eğilimin, son derece güçlü bir eğilimin, Tiranlık eğiliminin eleştirisini yapmakta, bunu frenleyecek bir kavram olarak da ‘erdem’i (arete, virtu) öne sürmektedir. İşte Augustus’un kadimlerden öğrendiği de budur; fakat erdemi üstlenmek değil, bunu boşaltarak kendini biricikleştirmek motifiyle. 

Ola ki tarihten bahsettiğim sanıla!



299
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: