Bir kategorinin istismarı üzerine bir not

01 Aralık 2017 Cuma

ABDURRAHMAN AYDIN

Evrensellik kategorisi bu. Çeşitli siyasal mücadeleleri “salt kimlik siyaseti” olduklarını ileri sürerek mahkûm ederken, bir egemen kimlik konumundan konuşmakta olduğunu unutan ya da bile isteye bunu görmezden gelen, görmezden gelmeye çalışan konum, bunun incelmiş teorik görünümünü ortaya koyuyor. “Hepimiz insanız” ya da daha daraltılmış biçimde, “Hepimiz Müslümanız” gibi önermelerle bu konumun gündelik hayatta ve gündelik siyasal dilde karşımıza çıktığına da tanıklık ediyoruz. İncelmiş teorik görünüm biçiminde tarif ettiğim şey ile gündelik kullanım olarak tarif ettiğim şeyin, bir iktidar söylemi açısından nasıl da birbirine göbekten bağlı olduğunu göstermeyi deneyeceğim bu yazıda.

İlk konumun asli örtük stratejisi kendi krizini başkasının üzerine yıkmak üstüne kuruludur. Kendi içkin söylemsel krizini, aslında kendi kimliğinin tutarlılığı konusundaki bir krizi başkasının üzerine yıkmak… Kendi adıma bu türlü bir stratejiyi, neredeyse doğalmış gibi işleyen bir aksiyom durumundaki bir stratejiyi ilk fark ettiğim zaman Alevilik üzerine çalışmaya başladığım zaman olmuştu. Aksiyomla kast ettiğim şey, kendileri sorgulanır durumda olmayan ve kendilerinden hareketle düşünce üretilen temellerdir. Örneğin düzlem geometrisi çalışıyorsanız doğruluğundan hiç şüphe duymadan birtakım aksiyomlardan yola koyulursunuz. Örneğin Deleuze çağımız toplumlarındaki bu türlü bir aksiyomatiğin kapitalizm olduğunu söylemektedir. Kast ettiğim de buna yakın bir şey…

Alevilik çalışmaya başladığımda, ilk gördüğüm şey Alevilerin bir yurttaşlık tartışmasının içine sıkıştırılmış olduklarıydı. Yani hangi konudan söz ederlerse etsinler, bunu o dönemin siyasal aksiyomatiklerinden biri olan yurttaşlık içerisinde söylemek zorunda gibiydiler; fakat bir Sünni’den bu asla beklenmiyordu. Yaklaşık 15 yıl öncesinden söz ediyorum. Aradan geçen zaman, bir tür aksiyom olarak ‘yurttaşlık’ kategorisini aşındırdı, eritti, herkesin malumu olduğu üzere. Geriye dönük bir bakış, şunu söyletiyor insana: Demek ki Yurttaşlığın bizzat kendisi bir kriz yaşamaktaymış. Ve o dönemin yoğun tartışmalarının da gösterdiği üzere, bu kriz Alevilerin sırtına yüklendi. Yani kendi yurttaşlık krizini başkasının üzerine yıkan bir devlet anlayışı… Bu meselenin makro-politik boyutudur. Bunun bir de mikro-politik boyutu var elbette. Bu strateji, yani kendi kriziyle yüz yüze geldiğinde bu kimliğin kurucu aksiyomlarını sorgulamak yerine bu aksiyomlara yapışmayı tercih eden (evet, bir tercihtir ve bu nedenle öznesini de sorumlu kılar) ve bu aksiyomlar doğrultusunda madun kimliklere parmak sallayan bu strateji, öznenin kendisini neredeyse tarih-dışı bir yerde konumlandırmasına da hizmet eder. Kendisini ve dolayısıyla da egemen-kapitalist aksiyomları evrenselleştirir. Örneğin Kürtlere “Milliyetçilik kötüdür” der; bunu da Türk milliyetçiliği deneyiminden öğrenmiştir. Ama aslında bir evrensel kategoriye kaçarak, kendi milliyetçiliğini geride bırakmış olduğunu beyan etmeye çalışmaktadır. Bu elbette yapılabilir, hiçbir itirazım yok; fakat “Milliyetçilik kötüdür” sözünün muhatabı bütün bu eşitsiz koşullar altında Kürtlerse, kendi kimlik krizini Kürtlerin üzerine yıkmaya çalışan bir özne söz konusu demektir. Yoksa biz de biliyoruz, milliyetçilik gerçekten de kötüdür. Üstelik biz de bunu Türk milliyetçiliği deneyiminden öğrendik; ama bambaşka bir şeyi deneyimleyerek.

İşte bu deneyim farklılığını ortadan kaldıran ve dolayısıyla madunların deneyimini önemsizleştiren, bu deneyimden bir bilgi ve bir teori ortaya çıkmasının önüne set diken bir evrenselcilik biçimidir bu. Yukarıda sözünü ettiğim gündelik siyasal dille ilişkisini de açık bir biçimde görünür kılmak için, kendi deneyimlerimden birine başvuracağım. Beş sene önce, doktora tezimi yazmak üzere İzmir–Karaburun’da harika bir bahçesi olan, denizden uzak olduğu için de bir hayli ucuz bir pansiyon odası kiralamıştım iki aylığına. Bahçede çok güzel meyve ağaçları vardı. Hemen alt yandaki bir pansiyonda kalan inşaat işçilerinden bir tanesi, bir gün bahçeye geldi. Canı meyvelerden çekmiş. “Siz hep çalışıyorsunuz” dedi, “Ekmek parası” dedim, gülümseyerek. “Bizimki de ekmek parası işte” dedi. Kısa bir sohbet geçti aramızda. Eskiden özel harekâtçı olduğunu söyledi; gözlerimde bir pırıltı arayarak. O pırıltıyı göremeyince Tunceli’de ‘görev yapmış’ olduğunu belirtti özellikle. Gözlerimde yine o pırıltı yok elbette. “Sonra istifa ettim” dedi. “İyi yapmışsınız” dedim, “bence insan kendisinin olmayan bir kavgada dövüşmemeli.” Kısa bir şaşkınlığın ardından malum soru geldi: “Nerelisin Hoca?” Siz’den de Sen’e geçmiş olduk tabi, aniden. Adıyamanlı olduğumu söyleyince onun gözlerinde bir pırıltı dolaştı: “Adıyaman’ın sofisi çoktur” dedi. “Alevi’si de çoktur” dedim (gerçekte bir avuçtur ya, neyse). İkinci bir şaşkınlık yaşadı, fakat çabuk atlattı. “Hepimiz insanız ya” dedi.

“Doğru söylüyorsunuz” dedim; “fakat nedense beş dakika önce değil de ben Alevilerden söz edince hatırlıyorsunuz hepimizin insan olduğunu.” Elbette hepimiz insanız, fakat bu evrensel kategori, artık çoğunlukla kimi olguları konuşmamızın önüne set çekmek üzere kendiliğinden çalışan bir kategori durumunda.

Not: O konuşmadan sonra, özellikle kadın olgusu gündeme geldiğinde, kendi adıma hep bir ‘erkek’ olduğumu hatırlıyorum her şeyden önce. Gilles Deleuze’ün nefis bir saptaması vardı: Bir erkek olmanın utancından daha iyi bir yazma nedeni az bulunur.



288
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: