Ermeniler gibi...

akahraman61@hotmail.com | 14 Kasım 2017 Salı

AHMET KAHRAMAN

Türk devleti, kurulduğundan beri, ortalık hukuk mezbelesi, “ben devletim” diyenlerin eliyle, her yer kanayan hukuk cinayetleri yatağıdır.

Ben bu satırları yazmak için masaya otururken, İstanbul mahkemelerinden birinde, Ahmet Altan ve Mehmet Altan kardeşlerle, Nazlı Ilıcak’ın da sanıkları arasında bulunduğu bir “askeri darbe davası” görülüyordu.

Altan kardeşler ve Ilıcak 410 günü aşkın zamandan beri tutukluydu. Üçünün de ortak özelliği, farklı zamanlarda babalarını darbecilere kaptırmaları ve bu nedenle acı çekmeleriydi.

Üstelik, haklarında hazırlanıp mahkemeye sunulan iddianamede de, darbeye karıştıklarına dair hiç bir eylem ve işlemin emaresi, işareti, üstlerinde yakalanmış çakı bile yoktu. 

Haklarındaki tek delil, AKP Genel Başkanı Recep Erdoğan’a muhalif olmalarıydı. O da, eğer tuzak değilse, yasaların gereğiydi. Anayasada “demokrasi var” deniyordu. AKP Genel Başkanının eleştiri dışı olduğunu yazmıyordu, anayasa...

Anayasa, ayrıca Türk adliyesinin tarafsız ve adil olduğunu yazıyordu. Ajanslar ise duruşmanın sabahki bölümünü şöyle özetliyorlardı:

 “Altan kardeşler ve Nazlı Ilıcak davasında söz isteyen dört avukat da duruşmadan çıkarıldı. Duruşmada Altan kardeşleri savunacak avukat kalmadı.”

Haberin başlığında da görüldüğü üzere avukatlar, meçhul kalan diyecekleri için, konuşma hakkı istemişlerdi. Ama mahkeme başkanı, onları Yeniçeri Ağasının hiddet ve şiddetiyle kapı dışarı etmiş, sanıkları savunmasız, dolayısıyla adaletsiz bırakmıştı.

Böyle (kindar-dindar) bir mahkemenin nihai kararını siz tahmin ededurun, kapı önü de bir vefasızlık sefaletiydi.

Oysa yıllar önce olsaydı, mahkeme koridorları Ahmet ve Mehmet Altan’ın okurlarıyla dolar, Nazlı Ilıcak’ın sevenleri, kendilerini göstermek için, çatılara, ağaçlarına tırmanırlardı.

 Çünkü o, dünün çamurdan yıldızlar yaratan bir ilaheydi. Geçmişinde, Türk sağının yegane savunma ve hücum kalesi olan Tercüman gazetesinin patroniçesi, medya aleminin bir kraliçesiydi.

Tercüman, bir yönetici ve yazarını (Prof. Orhan Aldıkaçtı), Anayasa yapması için 12 Eylül Faşizminin emrine vermiş bir kurumdu.

Nazlı Ilıcak, bu dönemde de kalemini, demokrasi isteyenlere karşı, panterin gırtlağa saplanmaya hazır pençesi niyetine kullanıyordu.

Onunla bu gayretkeşliğini tartıştığım röportaj sırasında, gazetedeki odasının kapısı, ikide bir aralanıyor, başını uzatan yazarlar sıraya girmiş gibi, “yardıma ihtiyacın var mı?” dercesine saygılarını sunup geri çekiliyorlardı.

O dün “külhan oğlanları”nın adaleti karşısında otururken, bir zamanlar kapısında kafasını uzatan ya da talimat almak için, sırasını bekleyen Genel Yayın Yönetmenlerinden hiç biri yanında yoktu.

Oysa, en azından üç Genel Yayın Yönetmeni (Güneri Cıvaoğlu, Taha Akyol, Hakkı Öcal) ve ailenin en sadık keskin kalemi Rauf Tamer...

Ve  Nazlı Ilıcak, kendince “yalnız bir şövalye” idi. Türk sağında aşılmadığı ile tuhaflıklarına devam ediyordu:

Tuhaf çünkü, aile olarak, sağın kale bekçiliğinden 1960’lardan geliyorlardı. Demirel’i savunmada en öndeydi, kendisi. Ama 12 Eylül’den sonra, kimseyle uzun vadeli dostluk sürdüremedi. General Evren’e alkış çaldı. Sonra karşı çıktı ve bedelini hapis cezasıyla ödedi. Savunduğu Özal’ı eşini (Kemal Ilıcak) batırma pahasına, kızı ve damadının hikayesi “davul delen Jaguar” motifiyle süngüledi. “Bir bilen adam” dediği Demirel’i yeniden iktidarda gördü. Ama orada durmadı. Ona karşı, “külhane oğlanlarına” destek verdi. Türban savaşında Merve Kavakçı’ya kollarını açtı.

Kavakçı şimdi elçi, o da hapis...

Sağcılar (Faşist) böyledir. Türk Faşistlerinin kurda tapınması yok yere değildir. Kurt, sürüdeki güçsüzü yiyerek yaşar. Yamyamdır...

Nazlı Ilıcak, bunlara emek veren, iktidara giden yolun taşlarını yerleştiren, bazılarını evlendirendir. Mehmet Altan, gazetelerinin (Star) baş yazarıydı.

Ahmet Altan, büyük bir kalem, ama eleştirilere rağmen, bunlara inanacak kadar saftı. Saflığıyla destek verdi.

Dünkü duruşma, “külhaneden” gelen muktedirin, yerlerde dolaşan adaletin sefaletiydi.

Herneyse, yazının başlığına gelince:

Prof. Taner Akçam, geçtiğimiz günlerde, belleklerde yuvalanmış bir ihtimali seslendirerek, “Kürtlerin, Ermeniler gibi imha edilme tehlikesi var” dedi.

Doğrudur. Bu, ihtimal hep vardı. Bunların, mirasçısı olmakla övündükleri Osmanlı tarihinin “kayıp yılları” bu gibi uygulamalarla doludur. Mora yarım adası katliamı karşısında dünya ayağa kalkmıştı. Araplar, hala çöle gömülü atalarının kemiklerini arıyorlar.

Ancak, döktükleri kana gömülü kaldılar. Postallarını da bırakarak Suriye’den, Mora’dan kaçtılar. Ermeniler ise savunmasızlıklarıyla, katile kolay av oldular.

Kürtlere gelince, 1925-1939 yılları, ihtimali ihtimal olmaktan çıkarma girişimi, Emeni vak’asının tıpkı tekrarı idi. Ama başarısız kaldılar. 

1991-2000 yılları, yarım kalmış hesabı tamamlama kalkışmasıydı. Ama bir kere daha başarısız kaldılar.

AKP Faşizmi ise yarım kalmış geçmişi tamamlamak, Atatürk’ü de aşan kurtarıcı ve kurucu olmak istiyor. “Türkler bekaa meselesi” denilen hedef budur. 2015-2016 Botan, Sur ve Silvan yıkımı, bu hedefe ulaşan yolun başlangıcı idi. Onların deyimle, “Ermeni Soykırımının prova” idi.

Bugünkü hedefleri daha büyük: Hedef yer yüzündeki bütün Kürtlerdir. Şengal’in, Efrîn’in, Kandil dağları, baştan başa Rojava’nın tepelerinde mevzilenme planının dibacesinde, “yer yüzü boyunca Kürt soykırımı”dır.

Ama, kimse “xem û qesvet” etmesin. Bugün dün, dünya da her katile “buyur geç” diyecek noktada değildir.

Enverleşme ya da Hitlerleşmeye kalkışan Saddam’ın mezarı bile yok...



1116
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: