TC’ye karşı Başur ve Rojava’yı savunmak

13 Kasım 2017 Pazartesi

SELAHATTİN ERDEM

Demokratik Suriye Güçleri tarafından Reqa’nın özgürleştirilmesinin Ortadoğu bölgesi üzerindeki sarsıcı etkileri devam ediyor. Bu durumun daha uzun süre devam edeceği de anlaşılıyor. Çünkü bölge halklarının başına bela edilen DAİŞ faşizminin başkenti Reqa’da yenilgiye uğratılması, yirmi yedi yıllık Üçüncü Dünya Savaşı’nın en önemli askeri olayı ve zaferi olma özelliği taşıyor. Bu temelde önce Irak’taki siyasi ve askeri denge bir anda altüst oldu. Ardından Suudi Arabistan’daki saray darbesi geldi. Bunları Lübnan Başbakanının “can güvenliğini” ileri sürerek Suudi’deki istifası izledi. Önümüzdeki günlerde başka ne tür siyasi değişikliklerin gündeme geleceği herkes tarafından merakla bekleniyor. QSD tarafından DAİŞ faşizminin yenilgiye uğratılmasının daha birçok değişikliği ortaya çıkaracağı gerçeği değerlendiriliyor.

Bölge siyasi ve askeri yapısında yaşanan söz konusu değişiklikler parça parça olsa ve Reqa zaferinin sonucunda gelişse de, bunları birbirine bağlayan bazı bağlar da görülmüyor değildir. Yaşanan değişiklikleri dikkatle izleyince insan, bunların İran ve TC’ye karşıt olduğunu hemen görebiliyor. Zaten birçok çevre de bunların yaşanan dünya savaşının bir parçası olduğunu ve arkalarında ABD’nin bulunduğunu değerlendiriyor. Öyle anlaşılıyor ki, mevcut ABD yönetimi bölgede yaşanan olayları kendi politikası doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyor. Eğer bu görüşler doğruysa, o zaman ABD ile AKP ve İran Yönetimleri arasındaki karşıtlık ve çatışma artacak demektir. 

AKP basınının başlangıçtaki toplumu aldatmaya yönelik propagandalarına rağmen kısa sürede açıkça görüldü ki, Irak’ta 16 Ekim’den itibaren yaşanan olaylar ve Irak Yönetiminin Güney Kürdistan’ın yarısını işgal etmesi, bu temelde KDP Yönetiminin gerileyip Bağdat Yönetiminin güçlenmesi Tayyip Erdoğan Yönetiminin lehine değil, tersine aleyhine olmuştur. Peki buna rağmen Tayyip Erdoğan Yönetimi Irak işgalini neden desteklemiştir? Belli ki anlaşılması ve cevaplanması zor bir soru ile karşı karşıyayız. Fakat çok kısa olarak, tamamen Kürt düşmanı zihniyet ve stratejiye oturmuş olan Tayyip Erdoğan Yönetiminin Reqa zaferi ve 25 Eylül referandumu ardından yapacak başka bir şeyinin kalmamış olduğu biçiminde cevap verebiliriz.

Diğer olaylardan ayrı olarak, 16 Ekim’den itibaren Irak’ta yaşanan olayların düz mantık ve dar siyasal bakış açısıyla doğru ve yeterli anlaşılması mümkün değildir. Çünkü burada, geçici de olsa, bölgede Üçüncü Dünya Savaşını yürüten iki tarafın çıkar planlarının çakışması yaşanmıştır. Yani TC-İran planı ile ABD-İsrail planı örtüşmüştür. Böyle bir gelişme ihtimalini göremediği için Barzani Yönetimi yanlış değerlendirme yapmış ve 25 Eylül referandumunda ısrar etmiştir. Bunun sonucunda sadece TC-İran baskısıyla karşı karşıya kalacağını sanmış ve o baskıları da göğüsleyebileceğini düşünmüştür. Ama pratikte TC-İran baskısı yanında bir de ABD-İsrail baskısıyla yüz yüze kalınca, işte o zaman Mesud Barzani’nin istifa etmesine ya da ettirilmesine varana kadar uzanan bir geri çekilme durumu yaşanmıştır. 

Barzani gibi, olayları yanlış değerlendiren bir kişi de Tayyip Erdoğan olmuştur. Yeminli Kürt düşmanı olduğu için, İran ve Irak’ın Güney Kürdistan’ı zayıflatmayı hedefleyen operasyon planına hemen evet demiştir. Ona göre herhangi bir yerde Kürtlerin gerilemesi kendisinin güçlenmesi olmaktadır. Oysa günümüz siyaseti böyle düz ve tek yanlı değildir. Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi istikrarlı yönetememesi işte bu siyasal anlayışı ve mantığından kaynaklanmaktadır. Oysa Reqa’da DAİŞ’in yenilmesi üzerine hemen herkes onlarca plan geliştirmiştir. Hem Güney Kürdistan’da 25 Eylül referandumunun yaptırılması ve hem de ardından Irak Yönetiminin Güney Kürdistan’a saldırtılması ortak bir plan olarak bazı güçler tarafından yapılmış ve de uygulamaya konmuştur. Barzani gibi Tayyip Erdoğan’ın göremediği de işte bu plan olmuştur. İspanyol boğalarının kırmızıya endekslenmesi gibi, Kürtlerin yok edilmesine endekslenmiş olduğu için, olayların arkasında farklı planların olabileceğini düşünememiştir.

Belli ki Irak’ın Güney Kürdistan’ı işgali çok önemlidir ve yeni bir çatışma sürecinin başlangıcı niteliğindedir. Ancak başlamış olan bu süreç henüz daha ilk adımdadır ve bitmemiş bir süreç durumundadır. Başlangıç itibariyle görülen sonuç KDP Yönetiminin kaybetmesi ve Haydar Abadi Yönetiminin kazanması biçimindedir. Ancak bu henüz bir başlangıçtır ve tam sonucun nasıl olacağı ise henüz belli değildir. Dahası KDP ve Bağdat Yönetimlerine ilişkin belirttiğimiz sonuç da ilk bakışta görülen bir sonuç olma konumundadır. Olaya biraz daha derinlikli bakılınca, söz konusu sonuçlar yanında, bir de söz konusu saldırının TC ve İran Yönetimlerine karşı olma yönlerinin olduğu görülebilecektir. Bu yönüyle adeta “Katar Krizine” benzemektedir. Nasıl ki Reqa’yı özgürleştirme hamlesi başlatılırken ortaya çıkan Katar Krizi görünüşte Katar Emirini hedeflediği halde ardından TC ve İran Yönetimlerini hedefleme gerçeği ortaya çıktıysa, şimdi Reqa’nın özgürlüğünün kazanılması ardından gündeme gelen Irak saldırısının da görünüşte Bağdat ve Hewlêr Yönetimlerini ilgilendiren somut yönleri olsa da esasta TC ve İran Yönetimlerini ilgilendiren yönlerinin de olduğu ve hatta bu yanın daha da önde olduğu da açık bir gerçek olmaktadır.

Irak’ın Güney Kürdistan’ı işgal hareketinin tüm parçalardaki Kürt toplumunu derinden etkilediği ve adeta bir zihniyet devrimine yol açtığı tartışma götürmez bir gerçek durumundadır. Kürtler kendilerini hangi çizginin zafere götüreceği gerçeğini çok daha iyi anlamış durumdadırlar. Barzani öncülüğü şahsında milliyetçi-devletçi çizgi ağır darbe yerken, Önder Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik ulus çizgisinin zaferler kazanması Kürt toplumunda daha derin ve doğru bir bilinçlenme ortaya çıkarmıştır. Bu durum, Kürtlerin bundan sonra DAİŞ ve AKP-MHP faşizmine karşı daha güçlü mücadele edeceği anlamına gelmektedir.

Diğer yandan, zayıflayan Barzani Yönetimi aslında zayıflayan Tayyip Erdoğan Yönetimi anlamına gelmektedir. Mevcut durumun Barzani Yönetimi açısından ortaya çıkardığı mali zararın günde kırk milyon dolar olduğu ifade edilmektedir. Bu kadar olmasa da, bu durumun AKP Yönetimi açısından yarattığı zararın da en az günde yirmi milyon dolar olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Kısaca son altı ayda Katar ve Güney Kürdistan’ın sıcak para akışından mahrum kalan Türkiye’de hızlı ve derinlikli bir mali ve ekonomik krizin yaşanacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur. Bu da kitlelerin yaşam şartlarının daha çok ağırlaşması ve bunun sonucunda antifaşist direnişe daha çok yönelmesi anlamına gelmektedir. 

O halde Tayyip Erdoğan Yönetimi çok yakında ciddi antifaşist direniş ve hatta ayaklanmalarla yüz yüze gelecektir. Bunlar sonucunda faşizmin yıkılma ihtimali güçlüdür. Bu durumda ayakta kalabilmek ve ömrünü uzatabilmek için AKP-MHP faşizmi daha çok Kürdistan’ın Rojava ve Başur parçalarına yönelik askeri saldırıda bulunacaktır. Rojava ve Başûrê Kürdistan’a savaşı yayarak içerdeki antifaşist halk hareketini daha fazla ezmeye çalışacaktır. Böylece bugün Bakurê Kürdistan’da yaşanan savaşın çok yakın gelecekte Başur ve Rojava Kürdistan’da da yaşanacak olma ihtimali güçlüdür.

Mevcut haliyle Türk ordusunun hem Rojava ve hem de Başûrê Kürdistan’da zaten önemli bir askeri gücü vardır. Hatta buralardaki bazı alanlar Türk ordusunun işgali altındadır. Örneğin Cereblus, Bab, Başika, Kanimasi, Bamerni gibi birçok alan böyledir. Yakın gelecekte Türk ordusunun söz konusu bu işgalleri daha da büyütme ihtimali güçlüdür. Evet, mevcut haliyle Irak devleti Güney Kürdistan’a saldırmıştır; ancak hem bu saldırıyı en çok destekleyen AKP Yönetimidir ve hem de Kürdistan’ın Başur ve Rojava parçalarını en çok tehdit eden güç AKP yönetimidir. 1973’te Güney Kürdistan otonomisini Türk Genelkurmayı engellemiştir. 25 Eylül referandumuna en çok AKP iktidarı karşı çıkmıştır. Rojava Kürdistan’ı en çok TC Devleti ve AKP iktidarı tehdit etmektedir. Dolayısıyla Kürdistan’ın Başur ve Rojava parçalarının da Türk ordusunun ve AKP Yönetiminin saldırılarına karşı savunulması görevi vardır. Hem de bu görev en acil ve de önemli görevdir. Bu gerçeği hem Başur ve Rojava halklarının ve hem de siyasal güçlerinin iyi anlaması ve Kürdistan’ın özgürlüğü için güçlerini bu temelde birleştirip hazırlıklı olarak gereken direnişi göstermesi gerekir.



917
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: