Maddi yenilgiden tinsel zafer devşirmek

10 Kasım 2017 Cuma

ABDURRAHMAN AYDIN

Bazen büyük ve gösterişli çözümlemelere gerek yoktur; basit ama hayatın içinden ölçütler de pekâlâ bazı ‘büyük’ durumları açıklamaya yetebilirler. Hepimizin başına gelmiştir: Bazen bir konuşma ya da tartışma bir konuşma ya da tartışma olmaktan çıkar; muhataplardan biri diğerini susturmak üzere konuşmaktadır. Kendi adıma böyle durumlar karşısında hep pirelenirim, çünkü bu durum içerisinde üretilen söz, gerçek bir değişim yaratmak amacını taşımaz. Bu türlü bir söz ya verilememiş gerçek bir kavganın metaforik düzeyde verilmesi biçimindedir (ki bu durumda verilememiş olan kavganın hakikatinin üzerini yıvışık bir çamurla kaplar), ya da sözün sahibini dokunulamaz kılma arayışındadır ki temelde ikisi de aynı kapıya çıkar: Maddi yenilgiden tinsel bir zafer devşirmeye kalkışmak.

Bunun bir örneği Birinci Dünya Savaşı sonrası Alman milliyetçiliğidir. Yenilgi ve yıkımla yüzleşmek yerine, cephede açığa çıktığına inandıkları bir hakikatin ve insanlık durumunun kılavuzluğuna bırakmıştı kendilerini bu milliyetçiler. Oldukça kısa bir süre sonra, 2. Dünya Savaşı’yla bu hakikate ulaşmış olmaları da ironik: Yeniden yıkım içinde bir Dünya! Söz konusu ‘hakikatin’ taşıyıcılarından biri olduğuna inanan Alman muhafazakârlarından biri de Ernst Junger’dir. Junger  Savaş ve Savaşçı adlı bir derleme kitabın editörüdür. Bu seçme makaleler kitabında Junger’in kendisi de aralarında olmak üzere sekiz yazar, Birinci Dünya Savaşı’nı ve 1930’lardaki genel ideolojik ortam içinde savaşçı kişiliğin durumunu ele alıp incelemektedir. Tek cümleyle özetlenecek olursa, bu çalışma, savaş deneyiminin Alman faşist ideolojisi tarafından bir mite dönüştürülüşü sürecinin halkalarından biridir. Savaştaki maddi yenilginin tinsel bir zafere dönüştürülmesi yönündeki bir entelektüel pratik… Bu pratik, hem Birinci Dünya Savaşı’nı hem de çok eski, arkaik savaşçılık biçimlerini, bunların hepsini birbirlerinin içinde eriterek ve teknolojiyle bezeyerek yeniden canlandırmaya yönelik bir girişimdir. Kendisini uğradığı yenilgiden güç almasını bilen, boyun eğmez bir milliyetçiliğin bir örneği olarak sunar; ama sonrası yıkımdır. Elbette şöyle bir soru da durmaktadır ortada: Bu tinsel zafer kime karşı kazanılır, bizzat Alman halkının kendisine karşı kazanılmıyorsa?

Soruyu şu nedenle soruyorum: Güney Kürdistan’daki referandum gündeme geldiğinde azımsanmayacak sayıda insan, referandum üzerine konuşulmasını engellemek üzere pozisyon aldı. Argümanları dinlemek, itiraz etmek, gerekiyorsa karşı argüman geliştirmek başka bir şeydir; muhatabını suçlu hissettirmeye çalışarak bu suçluluk duygusuyla onu çekip çevirmeye, sözünün sınırlarını belirlemeye kalkışmak başka bir şey. İkincisi düşünmeyi iptal etme amacını güder. “Ben senin yerine çoktan düşündüm” der gibidir. Faşist bir tutumdur bu. Doğrusunu isterseniz çok daha ağır laflarım var bu pozisyon alışa, fakat bununla yetineyim. En nihayetinde beni dilsiz bırakmaya çalışan bu özne, tinsel bir zafer kazanacaksa yine en nihayetinde bana karşı kazanacaktır. ‘Ben’ sözcüğünü kullandığıma bakmayınız; şunu söylemeye çalışıyorum: Bu eğilim kimi dilsiz bırakma amacını güdüyorsa ona karşı bir zafer arayışındadır. Kullandığı dil ve söylemin Türk İslamcı ve sağcı hegemonik tutumun dil ve söylemiyle yapısal benzerliği ise daha da çok düşündürüyor insanı.

“Bu özne zaferini kime karşı kazanacaktır” sorusu, bu öznenin açıkça kendi dar grup çıkarlarını ya da kişisel çıkarlarını ön plana aldığını ortaya koymaktadır. Bunun karşısında ise Ali Sarı’nın başka bir bağlamda söylenmiş olmasına karşın muhteşem ifadesiyle “kendisini önemsizleştirmesini bilenlerin” siyaseti durmaktadır (elbette buradaki önemsizleştirme kendini birilerine paspas etme anlamına gelmiyor). İlki benmerkezci ve bencildir; ikincisi ilişkiyi öne çıkarır. İlki bir söylemden güç devşirmeye çalışır; ikincisi gücünü toprakla kurduğu bağdan alır. İlki cenneti ve cehennemi varmışçasına sürekli yargılayıcı, suçlayıcıdır; ikincisi gerçek bir toplumsal dönüşümün imkânlarını arar. İlki maddi yenilgisini çamurlukla telafi etmeye yönelir; ikincisi kendi koşullarını ve gücünü gerçekçi bir gözle çözümlemeye yönelir. Ama en önemlisi, ilki daima başkalarını suçlarken; ikincisi öz-gücüne dayanır.

Bütün mesele de bu öz-güçle ilgili zaten. Öz-gücüne dayanarak konum alan herkes neleri yapıp neleri yapamayacağının farkındadır; çünkü öz-gücünün farkındadır. Öz-gücünüze değil de başka bir güce yaslanarak pozisyon alıyorsanız, ihanete de uğrarsınız, dış güçler size oyunlar da oynar.

Ve son olarak, referandum kararını verenlerin aklından neler geçiyordu, bunu bilme şansım yok; fakat Kuzey Kürdistan içinde bu hususta düşünmenin ve konuşmanın önüne geçmeye çalışanlar açısından söyleyecek bir şeyim var: Kürt Özgürlük Hareketi’ne kaptırılmış Kürdistan siyasal öncülüğünün ele geçirilmesi arzularından başka bir şeyi dışa vurmuş değiller.




455
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: