Kürtler kendilerini yargılayabilir mi?

harunercan@gmail.com | 27 Ekim 2017 Cuma

HARUN ERCAN

Kürtlerin gelecek on yıllardaki kaderini belirleyecek tarihsel bir dönemden geçiyoruz. Bu süreç, akıllara Lenin’in meşhur sözünü getiriyor: "Hiçbir şeyin olmadığı on yıllar vardır, bir de on yılların olduğu haftalar”. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yaklaşık 25 yıldır aşama aşama ördüğü siyasal ve ekonomik ulus-inşası süreci birkaç hafta içerisinde baş döndürücü bir hızla geriledi. Bu gerilemenin iki boyutu var. İlk boyutu objektif kriterlerle ölçülebilen kısmı. Mesela, elde edilen toprakların yüzde 40 civarında kaybedilmesi, petrol gelirlerinin yarısının bir gecede buhar olması, yitirilen bölgesel ve uluslararası ittifaklar, Barzani ailesinin yaşadığı siyasi kriz ile gelen itibar yıkımı… 

Bu çöküşün henüz tam anlamıyla ölçülemeyen kısmı ideolojik ve duygusal olan boyutu. Ölçülemeyen ama kolayca sezilebilen en önemli şey, nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar tarifsiz derecede koyu bir hayal kırıklığı, özgüven yıkımı ve korku… Devleti olan halkların aksine, Kürtlerin hata yapma lüksü yok. Çünkü her ciddi hatanın bedeli ağır ve çok gerçek. Sonrası ölüm, zorunlu göç, aşağılanma ve bitmez tükenmez iç suçlamalar getiriyor. İhanet, hüzün ve acı ne kadar çoğalırsa çoğalsın hiçbir şekilde yargılamaya dönüşmeyen suçlamalar… Siyasal anlamda tartışılmayan, yargılanmayan ve toplumsallaşmayan hataların Kürtlerin tarihi boyunca sürekli tekrar etmesinin sebeplerinden birisi de bu: Kürtleri yargılayan ve kendilerinden hesap sordurtan ve kendilerine ait hiçbir mekanizmanın olmaması. Kürtlerin, tarihlerinin hiçbir döneminde olmadığı kadar, kendilerini yargılamaya ve partilerin çıkarlarının ötesinde üzerinde uzalaşabilecekleri siyasal ilkeleri oluşturmaya ihtiyaçları var. Aksi halde, bu tarihsel dönemde daha fazla hata yapmalarını engelleyecek bir mekanizma ufukta görünmüyor.  

Yaşanan bu tarihsel kırılma anı, getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen Kürtler için ancak tek bir şekilde olumlu bir yöne evrilebilir: Kendi hakikatine yaklaşmakla. “Kürtlerin Hakikati” dediğimiz olgunun iki ekseni var. İlki, Kürt halkının iradesinin ötesinde olan yani istese bile etki edemeyecekleri makro siyasi yapılar ile ilişkili. Dünyanın hiçbir döneminde yangından mal kaçırırcasına bağımsızlığını elde etmiş ezilen bir halk olmadı. Soğuk Savaş Dönemi (1945-91) boyunca zafer elde eden tüm ulusal kurtuluş hareketleri, ABD ve Sovyetler’in uzlaşması sonucu Birleşmiş Milletler’de bir koltuk sahibi olabildiler. Soğuk Savaş bittiğinden bu yana bağımsızlığını elde eden devletsiz halkların ortak özelliği, büyük bir katliama uğramaları ve sonrasında gerçekleşen BM müdaheleleriydi. Bu şekilde bir felaketle elde edilecek bir bağımsızlık, Kürtlerin kurucu siyasal öznelliğini de bitireceği için en son akla getirilmesi gereken ihtimaldir. 

Kürt hakikati tartışmasının ikinci ekseni, doğrudan kendileri ile alakalı. Son 50 yıllık süreçte, Kürt ulusal hareketine yön veren hareketlerin birbirleri ile olan siyasal hukuku, neredeyse hiçbir dönem rekabetlerinin ötesine yani “Kürtlerin esas öncüsü kimdir?” sorusunun ötesine geçemedi. Bölgedeki diğer güçler tarafından en az manipüle edilebildikleri dönemlerde de bu değişmedi. Özellikle Güney Kürtlerini temsil eden iki siyasi parti, kendi siyasi ajandalarını gerçekleştirmek adına hem birbirlerini hem de Öcalan’ın kurduğu hattı diğer ulus-devletlerle yaptıkları pazarlıklarda kart olarak kullanmaktan çekinmediler. Bu yüzden, Kürtlerin ulusallığı meselesi, Kürtleri temsil eden siyasal partilerin siyasal okumalarının ötesine de hiç geçemedi. 

Bu bağlamda, yakın dönemde ortaya çıkan tek imkan, Kürt Ulusal Kongresi Girişimi olarak kayda geçti. Bu girişimin başarısız olmasının en önemli sebebi, rekabet meselesinin yanı sıra, en başından itibaren ortaya koyduğu misyonun gerçekçi olmamasıydı. Nitekim gerçekçi olmadığının en temel kanıtı, sebebi ne olursa olsun, yapılamamış olmasıdır. Kürtlerin aynı siyasi çatı altında toplanmasını sağlayacak bir mekanizmayı hedeflemek yerine, daha mütevazı hedeflerle başlatılmış olsa, tüm Kürtler için bir nevi şura görevi görebilir, Kürtlerin hem kendileri hem de birlikte yaşadıkları diğer halklar için siyasal ve kapsayıcı akıl ortaya koymalarına imkan verebilirdi. Yakın zamanda Güney Kürtlerinin yaptıkları korkunç siyasi hatalar ancak belki bu siyasi şuur ile engelenebilirdi. Bu şuur yokluğunda, Güney’deki Kürtlerin on yıllar sonra varabildikleri nokta, ele geçirdikleri tüm imkanlara rağmen siyasal ve askeri bütünlüğünü oluşturmak değil, sahip olduğu her şeyi pazarlık unsuruna çevirmeyi diplomasi zannedip inşa ettikleri her şeyi tehlikeye atan geleceği meçhul bir utanç karinesi yaratmak oldu. 

Bugün, temel amacı (reel politiğe uymadığından) Kürtleri aynı siyasi çatı altında toplamak olmayan, Kürtlerin kendileri arasındaki siyasal hukuku belirleyecek, partilerin değil ezilen Kürt halkının çıkarlarını önceleyecek, Kürtlerin orta vadeli hedefleri konusunda tüm dünyaya net bir mesaj verecek, Kürtlerin diğer halklarla nasıl yaşayacağının çerçevesini belirleyecek bir mekanizmaya ihtiyaç var. Nitekim, Ortadoğu’nun siyasi gerçekliğinden uzaklaşarak savrulan kuru milliyetçilik, korkunç bir toplumsal ve duygusal yıkıma yol açtı ve milliyetçi mağduriyet söylemi yakın zamanda yapılan hataların büyüklüğünü örtemeyecek. 



1092
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: