Devletin ötekilerine müdahale biçimleri -III-

13 Eylül 2017 Çarşamba

AVA NEŞE KALP

Kolonyal bir güç olarak Kürdistan’daki varlığını sürdürebilmenin yollarını her zaman olduğu gibi şiddet yöntemleri ile sağlamak isteyen bir güç var karşımızda. Bin yıldır işgal ettiği topraklarda kalmak ister. Ancak kalmanın koşulları, o topraklardaki hakların varlığını kabul etmekten geçtiğini kabul etmemek de ısrarlı. Bu anlamıyla bin yıllık kalış hala onların kalıcılığını garantilememektedir. Dolayısıyla orayı canlandırmak yerine, zora dayalı kaba bir sömürmeye odaklanmaktadır. Bu çerçevede üç cephede saldırılarını eş zamanlı olarak yoğunlaştırmaktadır.

1. Tarihe saldırı,

2. Doğaya saldırı,

3. Halka saldırı. 

1. Tarihe saldırı: En tipik anlamıyla Sur ve Hasankeyf’e yaptığı saldırıdır. Bu aslında bir nefret akdidir. Uygulama biçimindeki en belirgin özellik yağmacı bir öfke ve nefretin görünürlüğüdür. Erdoğan’ın son Malazgirt konuşmasında mesaj gönderdiği, derin ırkçı ittifak, yani ”Kızıl Elma” ile sembolize edilen ortaklığın üzerinde uzlaştığı konudur. Diğer bir yanıyla da kendileri açısından da bir hayat memat meselesidir: Hem kızıl elma ekibi olarak hem de kolonyal bir devlet olarak…

2. Doğaya saldırı: Kürdistan topraklarında dozajı arttırılan ciddi bir nefret saldırısıdır. Eskiden sadece yakıp beklerken, şimdi özel güvenlik bölgesi olarak ilan ederek, arkasından yakma yöntemini kullanıyorlar. Özel Güvenlik Alanı olarak ilanının nedeni, esas olarak sivillerin yani bölge insanının müdahalesini engellemek. Bu konuda oldukça hassas olan Dersim halkı, günlerce yanan ormanları seyretmeye zorlandı. Söndürmeye kalkıştıklarında, yolları zırhlı araçlarla barikat kurulmuş ya da kepçelerle hendekler kazılmış buldular. Yürüyerek geçmeye çalıştıklarında ise üstü kapalı, ancak alenen tehdit edildiler ”güvenliğinizi sağlayamayız”. Dolayısıyla özel güvenlik bölgesi ilanı, orada alenen suç işlerken istenmeyen tanıklıklardan, ayak bağı olacak engellerden kurtulmak ve bununla bölge halkını tehdit etmek ve göçmeye zorlamak anlamına geliyor. 

3. Halka saldırı: Sivil halka yönelik saldırıların artık daha aleni ve teknolojinin son olanakları ile yapıldığı bir evreye geçilmiş bulunuluyor. Tüm basının susturulduğu ve fiile karışan devlet görevlilerinin zırhlı bir korumaya alındığı ve dolayısıyla 1990’lardakinden daha vahşi metotlar kullanıldığı bir aşamadayız. İşkenceler artık karakollarda değil, bizzat insanların kendi evlerinde, mahallelerinde yapılmaktadır. SİHA’lar kullanılarak hem insanlar öldürülmekte, ölümle tehdit edilmekte, Albayraklardan örtülü ödeneklerle satın alınan cinayet silahları test edilmekte ve hem de daha fazla sipariş için yer açılmaktadır. Böylece Kürtler öldürülerek hem para kazanılıyor hem devletin kaynakları kendi kişisel hesaplarına aktarılıyor, hem de Kürtler dehşete düşürülerek coğrafyayı terk etmeye zorlanıyorlar.

Üç metodu art arda koyduğumuzda, toplamda ortaya çıkan sonuç: Kürtleri bölgeden çıkarmak, Batı’ya sürülerek asimile olmalarını sağlamak ya da Avrupa’ya sürerek onlardan kurtulmak, geride kalanları Arap ve Türki cumhuriyetlerden Türkleri ve hatta IŞİD’den artakalan çete artıklarını bölgede konumlandırarak, Kürtlerle çatıştırarak, imha etmek olarak planlandığı anlaşılmaktadır. Bu anlamıyla Idlib’de sıkışan ve Suriye, Rusya ve Amerika’nın ‘bunları sen getirdin şimdi de geri al’ baskısı karşısında hızla Kürdistan’da onlara konutlar yapılmaya çalışılıyor. Böylece Kürtleri vahşileştirilmiş bu katil sürüsü ile aynı odaya doldurarak, bir yandan iki taraftan da kurtulmanın planları yapılırken, öte taraftan da sınırları dışında saldıramadığı Kürtlere, kendi işgal sınırları içindekilere saldırarak intikam almak ve Rojava kazanımlarının bu taraftaki yansımalarını engellemek gibi çoklu bir planın peşinde oldukları anlaşılıyor. 

Sonuç olarak: Kürtleri köksüz, topraksız ve kimliksiz hale getirmek olarak planlanan ve uygulanan bu vahşi savaşa karşı direnmenin tek yolu, hiçbir şekilde bölgeden göçe yönelmemek olmalıdır. Bir kere çıkıldı mı artık geri dönecekleri yerleri olmayacaktır. Meali, artık kuşaklar boyu mülteci ve ucuz işgücü olmaktır. Dolayısıyla kendi coğrafyamıza, topraklarımıza sahip çıkmanın bir yolu da orada kalmaktır ne kadar zor olursa olsun…



614
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: