Gerçeğin dört atlısı

10 Ağustos 2017 Perşembe

METİN YEĞİN

Zaferleri severiz; hele bunlar biraz uzaktaysa oldukça severiz çünkü ne onun zahmetine katlanmak zorunda kalmışızdır ne de sonuçlarından doğacak muhtemel ceremesini çekeceğizdir. Bu yüzden Chavez’i herkes severdi. Televizyonu açıyorsunuz, kızıl gömleği ile bir adam Birleşmiş Milletler’in kürsüsüne çıkıp, suratını buruşturup ‘Burası kükürt kokuyor’ diyor, ‘Biraz önce şeytan konuşmuş burada’, ABD başkanına, doğrudan, suratına. Bu da çok güzel. Birisi bizim yerimize nefret ettiğimize karşı haykırıyor. Tuttuğumuz takımın gölcüsü şık bir vole ile gol yapıyor deplasmanda. Varmayın keyfimize. Artık sokağa çıkıp gerçeğin içine, sistem boku eteklerimize bulaşa bulaşa dolaşabiliriz ya da boğazımıza kadar battığımız sistem içinde mutlu bir tebessüm ile bir kısa zaman ve hatta oldukça uzun bir zaman geçirebiliriz artık… 

Bu, oturup bir yerde çay içtiğimizdeki ruh halimiz gibi çünkü o sırada ve çoğunlukla da ne önce ya da sonra, o çayın nereden ve nasıl geldiğini hiç düşünmediğimiz gibi. Yani çayı toplayan köylülerin, genellikle kadın işçilerin, sırtlarındaki hasır çay sepetlerinin, mesela henüz çok taze iken toplanan ilk yaprağının ele bırakan izinin, sabah serinliğinin, bedene yapışan nemin, Kongo olup olmadığına pek aldırmadan emdiği kandan koparılıp atılan kenelerin, nedense aklama geldi, çayı satın alan aracı tüccarın, kapatılan çay fabrikalarının deniz kıyısında otel yapılması beklenen ve hala çalışan fabrikalarda artık sadece mevsimlik olan işçilerin, onun ödenmemiş kredi kartının, el değmeden ambalajlayan çok modern kutulama makinelerinin ve hatta onları üreten makine yapıcıların, kutuları şehirden şehre taşıyanların, yani ‘bu kamyonları buraya kim sokuyor!’ dediklerimizin, bir bakkal dükkanı rafının, onu alıp koşa koşa yetiştiren mektep tatilinde çaycıda çalışan karnesi kırık dolu ama hoca takmış çocuğun ve nihayetinde kaynamış suya atan ve biraz da tomurcuk çay eklediği, güzel kokusu oluyor abi –ah bir de onun öyküsünü anlattırma bana– rengini aldığında çay bardağına dolmasının, kırmızı dilimli çay tabağının ve saymadığım bir sürü şeyin aldırmadığımız, farkına bile varmadığımız bir çay içişi gibi… 

Şimdi her yerde benzer demli Venezuela tahlilleri uçuşuyor. Bir bardak çayın arkasında bile bu kadar, daha doğrusu bundan defalarca daha çok hikaye varken, bir ülkenin ‘neden bu hale’ geldiği onu uzaktan çok sevdiğimiz ama demek ki ‘hata yaptılar’ın olduğu ve hatta ‘hata şurada’ ve daha da ötesi ‘ben demiştim zaten’lerle dolu, çay söylemekten ibaret söylenenleri çoğu… 

Halbuki gerçek, mahşerden başka bir şey değildir ki…



495
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: