Türkiye’yi kim yönetiyor?

08 Ağustos 2017 Salı

NURETTİN DEMİRTAŞ


Türkiye’yi yöneten güç hiçbir zaman tek kişi olmadı. Erdoğan tek kişi olmak istese de ona da ayar veren birilerinin olduğu akla yatkın gelmektedir. Peki, gerçekten Türkiye’yi kim yönetiyor?

Paris katliamını yapan ve Dolmabahçe mutabakatını reddeden güç Türkiye’yi ve tüm devlet partilerini yönetiyor olabilir. Bu süreçlerin önemli bir kısmını Amed Dicle kitabında aydınlatmış bulunuyor. 

AKP-MHP ve de CHP’deki Kılıçdaroğlu yönetimine yön veren hep aynı güçtür dediğimizde buradan hareketle yek pare bir Türkiye iktidarının bulunduğu iddia edilemez. Fakat hepsine ayar veren bir güç bulunuyor. Geçmişte buna “derin devlet” adı verilirdi. Aşırı kullanımından ve açığı-gizlisi çok fazla iç içe geçtiğinden kullanımdan kaldırıldı.

Bugünün gizli gücü Erdoğan’ı bulunduğu mevkilere taşıyanlardan başkası olamaz. Erdoğan’ın hiçbir gücü ve şiir okumak dışında yeteneği yokken nasıl olup da ülkenin başına getirildiğinin hikâyesi elbette bazı ipuçları veriyor.  Herkesin malumu, başlangıçta Emine Gülbaran ve babası Cemal vardır. 

Şiir okumayı bilen Erdoğan MSP gençlik kolları başkanı yapılmıştır. Bu sıralarda Emine Gülbaran ile tanıştığı bilinmektedir. Buraya kadar her şey normaldir. Fakat Emine’nin babası damat Recep Tayyip’in “istikbali” için devreye girdiğinde işler değişecektir. Çünkü Kayınpeder Cemal’in İstanbul merkezli Sabataycı cemaatlerle ilişkilerine dair iddialar vardır! İşin içine İsrail girmektedir. ABD onayıyla parti kuruluş sürecinin İngiltere’ye uzanan öyküsü de bilinmektedir. Böylece bağlantılar meselesi biraz çetrefilli bir hal almıştır.

Bir tek örnek yeterlidir “proje” kapsamındaki bu bağları anlatmaya: Hatırlanırsa Erdoğan bir gün kalkıp kendisini ortaya çıkaran güce kafa tutmaya kalkınca “hastaneye yatmış” denilerek gözlerden ırak bir yerlere saklanmıştı, yoksa o güç tarafından öldürülecekti! 

Kimileri Erdoğan’ın epilepsi hastası olduğu için gerçekten hastanede olduğunu söylese de adeta kale kapıları arkasına saklanması ne demekti? O sıralar İsrail siyasetinde “Erdoğan’a gününü göstereceğiz” sözleri açıktan dillendirilmişti. Sonra ne oldu? “Mavi Marmara” filan hepsi hikâye oldu; yaratanına tam bağlılık sözüyle beraber Feto operasyonlarından kurtuldu; hırsızlıktan içeri atılmaktansa o güce biat etmeyi yeğledi!

Bu durumda barışı önleyen güç İsrail midir diye sorulabilir? Uluslararası komplodaki rolleri bilinmektedir. Fakat Dolmabahçe mutabakatının reddinde doğrudan bir rollerinin olduğunu söylemek biraz abartılı olabilir. Hiç yoktur demek de doğru olmaz. Çünkü görüşmelerin başlamasında olduğu gibi bitmesinde de dolaylı-dolaysız rolleri olabilir. Bu durumda barışı önleyen İsrail midir diye sorulduğunda, İsrail değil ama Türkiye içinde esas güç konumunda olan lobilerdir denilebilir. 

İstedikleri kaostu, onu da yaptılar. Komploya karşı Önder APO bu kaosu önlemişti. Şimdi ülkeyi o dönemdekine benzer bir kaosa sürüklemelerinde lobilerin çıkarları vardır. Bunları hiç akla getirmeden sadece görünürdeki iktidar güçleriyle uğraşmak istenilen sonucu vermez. 

Türkiye’nin demokratik devrimi gerçekleşmeden bu güçler tam olarak açığa çıkarılamaz; demokratik devrim bu güçlerin sonu olur. 

Erdoğan’ın elinde her türlü baskı ve hile imkânı varken seçimle filan gideceği düşünülmüyor. Buna fazla itiraz eden yok. Amenna. Fakat seçimle gitse bile o faşist odak yerinde duruyor olacaktır. Faşizm tek başına Erdoğan ve hempaları değildir. O halde iktidar değişikliği değil toplumsal devrim esas hedef olmalıdır.

Şimdi doğru gündem demokratik toplumsal devrimdir. Türkiye’nin tüm demokrasi güçlerinin ittifakı demokratik devrim programıyla tarihi bir misyon yüklenebilir. Radikal devrimci direniş güçlerinin böyle bir programı vardır. Onlar öncülük yapabilirler. Fakat toplumsal tüm kesimleri demokratik devrim sürecine katmada en büyük rol HDP’ye düşmektedir. 

Demokratik devrim, iktidarın el değiştirmesi anlamındaki bir siyasi devrim değil, toplumsal devrimdir. Toplumsal devrim potansiyeli yüksek olan bir Türkiye gerçekliği vardır. Ege, Marmara, Karadeniz, Akdeniz veya Anadolu bölgelerinin her birinin tarihi baştanbaşa toplumsal direnişlerle doludur. Günümüz koşullarında faşizme karşı öfkeyle dolu olan ve ondan kurtulmak isteyen bir toplumsal gerçeklik vardır. Onu örgütleyecek ve harekete geçirecek güç HDP olduğu için bu kadar saldırıya uğruyor. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar teslim alamıyorlar. 

Hapisteki Eşbaşkan Demirtaş’ın barışın muhataplığı konusunda yaptığı son açıklama bu direniş konumunu pekiştirmiştir. Tüm toplumda pozitif etki yaratmıştır. Bu açıklama belki kendisinin daha uzun yıllar hapiste kalmasına sebep olabilir, fakat en doğru politik ve ahlaki tutum olduğu için tüm yıllara ve her türlü bedele değeceğinden kuşku yoktur. Ayrıca, demokratik devrim o hapishanelerin duvarını uzun yıllara bırakmadan yıkacaktır! Bu da boynumuzun borcudur. 

Öte yandan HDP’nin tüm demokratik mirası ve kazanımlarını boşa çıkarmak ve kendine mal etmek isteyen projelere karşı nöbet eylemi önemli bir boşluğu doldurmuştur.

 Barışı başkasından beklememek, faşizmle barış olmayacağını bilmek, toplumun öz savunma disiplinini vazgeçilmez ilke saymak, faşizme karşı direnmek ve esasen onu yıkmayı hedeflemek toplumsal devrim için yeterli motivasyonu sağlamaktadır. 

Adalet ve vicdan nöbeti şeklinde geliştirilen eylem kampanyası bu kapsamda bir anlam ifade etmektedir. Bugün nöbet şeklindedir yarın başka şekillerde olur; önemli olan sürekliliği sağlamak ve boşluğa fırsat vermemektir.



2069
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: