Savaş ve barış -III-

ozguramed@live.com | 08 Ağustos 2017 Salı

Özgür Amed

1881’de Viyana’da, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 

Sanat, edebiyat, tiyatro, opera, müzik, mimari ve felsefeyle haşır neşir bir ortamda büyüdü. Küçük yaşlardan itibaren İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü.

Haydn, Mozart, Beethoven, Schubert’in dünyaya seslendiği yerden oksijen alır. 

Thomas Mann, Hugo Von Haffmanstahl, Rilke, Franz Werfel, Paul Valery, Toscanini ve Freud ile dostluk kurdu. İlk şiirleri onların etkisi ile yazıldı.

1914-1917 arasında Viyana’da savaş karargâhında „Savaş Arşivi“nde memur olarak çalıştı. Stefan Zweig başlangıçta bir gazeteci ve yazar olarak savaşı destekler ancak Galiçya’ya gidip cephedeki acılara bizzat tanık olduktan sonra savaşın anlamsızlığını kavrayarak pasifist bir tutum sergilemeye başladığı söylenir. 1916 yılında yayımlanan „Babil Kulesi“ ve 1918 yılında yayımlanan „Zorlama“ bu dönemin ürünü savaş karşıtı yazılarındandır. Dönemin trajedisini, cephede yaşanılan acıları „Yeremya“ (1917) adlı oyun ile anlatmaya çalıştı. „Yabancı Ülkedeki Dostlarıma“ başlıklı bir açık mektup yayımlayarak savaşı kınadı. Milliyetçiliğin her şeyi mahvettiğini görüyordu.

Sahip olduğu bilgi ve birikim verdiği eserlere de yansıdı. Onun gibi incelikli, ruha işleyen ve kılı kırk yaran biyografiler yazabilen var mıdır bilmiyorum. Fouche, Marie – Antoinette, Erasmus, Balzac, Üç Büyük Usta eserleri söze çok gerek bırakmıyor. 

Bio-psişik yöntem ile Freudyen hazzın doruklarını edebiyata taşıdı. Hangi konu ve kişiyi ele alırsa onun dünyasına bürünme, acısını kendi içinde hissetme, kuvvetli empati kurma! Tüm bunları bize de yansıtır. 

Genel olarak egemenlerin gölgelerinde yok oluşa terk edilmişler; Martia Stuart, Castellio, Thersites gibileri onun özneleriydi.

1933’te, Nazilerin ideolojileriyle bağdaşmaya kitapları meydanlarda ateşe verdikleri törenlerde yakılan kitaplar arasında onun eserleri de yer alıyordu. Hatta kitapları yakılan ilk yazarlardan biri olur. 1934’te Gestapo’nun villasını basıp, silah araması üzerine ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve Londra’ya yerleşti. Nazi vahşeti tırmanınca, sevgiyle yazan bu güzel insanın kalbi yara alır, tedirginleşir. “Zaman gittikçe korkutucu oluyor, olabildiğince korkunçlaşıyor” diyor eski eşine yazdığı bir mektupta… 

Korkunç zamanın girdabına kapılmamak için Viyana’dan kaçar. Soluğu Brezilya’da alır. Avrupa’da yayılan kötülüğe, Nazilerin yaydığı teröre ve bunların arasında yükselen insan acısına, yakılan kitapların dumanına daha fazla dayanamaz. 

“Yoruldum” diyerek hissettiği korkunç duyguyu şöyle tarif eder: “Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz” der.

Kader her zaman, bir insanın bedenine dıştan dokunmadan çok önce zihninde de, bedeninde de, içten içe yönetimi ele almış olur. Bunu geç fark eder! Belki trajedisi buradadır. 

Savaş, bu değerli kalemi intihara sürükledi. Ölmeden önce şunu dedi: “şuan susan hepimiz suçluyuz, gerçekten konuşmak gerek.” …

Tek isteğini “Dünyada ve evimde barış istiyorum” olarak açıklamıştı. Barışı daha iyi anlamak için konuşmak gerekiyordu. Hem birbiri ile hem düşman görülen ile…  

Ölmeden üç ay önce “kötülük ve felaketlerin başlangıcındayız daha” diye kehanette bulunan ve sonuna kadar haklı çıkan bu deha, edebiyat çınarı Stefan Zweig idi. 

1942’de, yeni evlendiği ikinci eşi Lotte ile beraber intihar etti… Bıraktığı intihar notunda, “Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum“ dedi.

Hümanizm düşü yarıda kaldı ama barış ve diyalog hayali devam ediyor… Yeryüzü böyle naif bir kalem ve yüreği kandıramadı, savaşa kurban verdi.



842
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: