Kahrolsun istibdat Yaşasın Hürriyet!

31 Temmuz 2017 Pazartesi

FERDA ÇETİN

Dönemin zorbalıklarını sinsi bir suskunlukla izledikten sonra, zorbanın yatalaklık döneminde, ortaya çıkarak zorbadan hesap sorma riyakarlığı, Türkiye’nin ezeli hastalığıdır. Cumhuriyetin kuruluşundan 1960, 1971, 1980 darbelerine, oradan 15 Temmuz AKP/MHP darbesine kadar hep böyle olagelmiştir.

Kürtler, Aleviler, sosyalistler, emekçiler, devrimciler zulüm altında, işkencehanelerde ve zindanlarda bedel öderken, memleketin çoğunluğu, gözünün önündeki bu zulüm çarkını seyreder. Devlet denilen öğütücünün çarkları arasında, ezilenin kendi evladı, komşusu, çalışma arkadaşı, hocası, öğrencisi olduğunu unutur. Muhalif diye bilinen ve iktidarın hedefindeki çevrelerle selamı, sabahı ve sohbeti keser. Zorbanın ve iktidarın tepkisini çekmemek için olağanüstü bir dikkat ve hassasiyet gösterirdi.

AKP/MHP darbesi ile birlikte, bu tablo da üç açıdan esaslı değişime uğramıştır;

1. AKP/MHP darbesine kadar, darbeleri hep subaylar ve ordu yapmış; Kemalist-Sol da darbeleri desteklemiş, sessiz çoğunluğun öncülüğünü ve akıldaneliğini yapmıştır. Darbelerin fikri ve teorik savunuculuğu yapılmış; bu amaçla onlarca dergi ve gazete çıkarılmıştır. 

15 Temmuz sivil darbesi ile birlikte bu mekanik büyük oranda bozulmuştur. CHP’nin “Adalet Yürüyüşü” ve Cumhuriyet Gazetesi etrafında gelişen toplumsal destek, bu “hayırlı” bozulmanın ifadesidir.

2.1960, 1971 ve 1980 Askeri darbelerinde toplumun ezici çoğunluğu, darbelerin haklılığı ve meşruiyeti konusunda ikna edilmiştir. Toplumu niceliksel olarak “darbecileri destekleyenler” ve “darbeye karşı olanlar” şeklinde ayırmak mümkün değildir. Bugün ise, AKP/MHP faşizmine karşı, toplumun büyük kesimi, ortak bir muhalefet çatısı oluşmamasına rağmen, darbeyi ve iktidarın meşruiyetini tanımayarak mücadele etmektedir. 

3. Askeri darbeler döneminde toplum büyük çoğunlukla darbeleri desteklemiş ve toplumun geri kalanı ile bir gerilim ve çatışma yaşanmamıştır. 15 Temmuz 2017 sivil darbesi ile birlikte, darbeye karşı çıkanlar ile darbeyi destekleyenler şeklinde büyük bir bölünme yaşanmıştır. Darbeyi destekleyenlerin desteği, fikir ve sempati boyutunu aşarak, toplumsal muhalefeti, “sivil” zorbalıkla sindirme aşamasına gelmiştir. Bu durumu AKP/MHP faşizmi adına Tayyip Erdoğan dile getirmiş; darbeyi protesto yürüyüşüne karşı, “ya biz de yüzde elliyi sokağa çıkarırsak sonuçları ne olur?”sözleriyle dışa vurmuştur.

Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan günümüze kadar başarıyla sürdürülen, Kürt karşıtı, sol-sosyalist karşıtı, kadın karşıtı, emek karşıtı, Alevi karşıtı milli mutabakat, bir daha onarılamayacak şekilde parçalanmıştır. Bu çelişki ve çatışma hali, AKP/MHP faşizminin düşmanı konumundaki geniş muhalefetin zaafiyetlerini gidermediği gibi, kendiliğinden bir örgütlenmeye de yol açmaz.

AKP/MHP Faşizmi, içeride “tam hakim” ve “çok güçlü” imajı yaratmaya çalışırken, rejim adına Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarındaki tutarsızlık ve bir günü ötekini tutmayan çelişkileri, içerideki muhalefetin nefesini ensesinde hissetmesindendir.

Yargısız infazlar, ev baskınları, gözaltı ve tutuklamalar, cezaevlerinde artan işkence ve kötü muameleler, görevden atmalar, tutuklananların aylarca mahkemeye çıkarılmadan bekletilmeleri, savcı ve hakimlerin lakayt ve gayrıciddi tutumları…

Bunların hepsi sıradan faşizmin keyfi ve başına buyruk uygulamalarıdır. Amaç toplumda korku yaratmak, gözdağı vermek, direnen ve mücadele kararlılığındaki muhalefeti sindirmektir.

Erdoğan diktatörlüğünün bu politikası da iflas etmiş, etkisiz kılınmıştır.

Toplum korkup sinmemekte, geriye çekilip önceki darbelerde olduğu gibi seyirci konumunda kalmamaktadır.

HDP ve DBP yöneticileri, eşbaşkanları, vekiller, belediye başkanları ve diğer yöneticilerin savunmaları, Mehmet ve Ahmet Altanların savunmaları, Erdoğan faşizminin suratına patlayan sersemletici yumruklardı.

Cumhuriyet çalışanlarının haklılıklarından kaynaklanan cesur çıkışları, Ahmet Şık’ın, “savunma yapmıyorum itham ediyorum” sözleri karşısında, hakim ve savcılar sinmiş; suçluluk psikolojisi içinde, birkaç cümlelik kem kümlerle kendilerini savunmak zorunda kalmışlardır.

Dolayısıyla, “kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!” mahkeme salonunda, son söz yerine haykırılmış bir slogandan ibaret değil; AKP/MHP faşizmine karşı mücadeleyi büyütme ve geliştirme çağrısıdır.



1430
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: