Rebellion: İsyanın sağaltıcı gücü, hikâyenin kudreti

oseoguz@gmail.com | 17 Temmuz 2017 Pazartesi

OSMAN OĞUZ


İrlanda’nın modern ulusal kurtuluş tarihinin yenilgiye uğrasa dahi başlangıcı sayılabilecek 1916 Paskalya İsyanı’nı anlatan "Rebellion"u ancak izledim. Ardından "Bakalım kim, ne yazmış hakkında?" diye şöyle bir internette gezindim, birkaç twit dışında hiçbir şey bulamadım. Oysa olan-biteniyle "bizi" oldukça anımsatan; yaşadığımız bir sürü şeyi "daha kapsayıcı" bir kavramla, "sömürgecilik" (ve onun evrensel kodları) ile açıklamamıza yardımcı olan bir yapım bu.

Aku Louhimies’in yönettiği, İrlanda Parlamentosu’nun da sponsor olduğu mini-dizi, Paskalya İsyanı’nın kendisinden daha fazla "ardına", yarattığı duyguya, iki taraftaki görüntüsüne dikkat çekiyor. En çok da "sağaltıcı gücü"ne.

İşgal altındaki bir ülkede ortaya çıkan birçok "tip" var dizide. 

Sömürgeciler bildiğimiz gibi: İrlanda’ya fiziken ve fikren hâkim olmak istiyorlar; kendilerini mutlak güç olarak görmedikleri zamanlarda "lütufkâr güç" olarak görüyor ve mutlaka üstünlükleriyle var oluyorlar. Bu, İrlanda’yı yönetme biçimlerinden başlıyor, İrlandalı kadınlarla kurdukları ilişkilere değin uzanıyor.

Sömürgenin hâli ise çok daha karmaşık. İngiltere’ye askerlik yapanlar var orada; onun adına 1. Dünya Savaşı’nda başka ülkelerle ve hatta gereğinde kendi ülkeleriyle savaşanlar. Londra’da okumuş ve sömürgeciyle daha üst perdeden ilişki geliştirmesini yurtseverlik gereği zanneden bir avukat var. Sömürgeciye boyun eğerek büyüttüğü servetine rağmen "ulusal" baskının ve direnişin yarattığı ilişki ve çelişkilerden kaçamayan bir aristokrat aile var. Ve kendini çaresiz hisseden yoksullar; -ki bu hissin iki sonucuyla görünür oluyorlar: Boyun eğme ve isyan.

Hiç kimse saf kötü değil; saf iyi de. Herkes hafızasının, hakikatinin gereğince hareket ediyor; çelişkileri de var, en çok hafızalarının ve hakikatlerinin çağırdığı.

Kadınların hakikati, iki yanda da cinsiyetlerine özgü. Fakat dizi, Paskalya İsyanı’nın tarihsel gerçeğiyle de bağlantılı olarak, kadınları yalnızca "en acınası ve etkisiz olanlar" diye tasnif etmekten kaçınıyor, hatta zaman zaman feminist bir anlatıya dönüşüyor. Kadınlar, isyanda aktif olarak görevler alıyor, yönetiyor ve zaman zaman orada da erkeklerin alçaltıcı "merhametine" maruz kalıyor. 

İsyanın dışında ise kadınlara yalnızca mutlak edilgenlik ve aşağılanma bahşediliyor.

Paskalya İsyanı, askeri yenilgiye uğruyor; önderleri kurşuna diziliyor; isyancılar, aşağılayıcı bir tutsaklıkla, işkenceyle yüz yüze kalıyor. Fakat dizinin bize sıklıkla söylediği gibi: İsyanın özü, zafer kazanıyor. İrlanda’nın İngiliz boyunduruğu altında olmasının ne demek olduğunu böylece artık herkes görmekle kalmıyor, anlamış oluyor; ayrıca nasıl ortadan kaldırılacağını. İşte isyanın sağaltıcı gücü de burada açığa çıkıyor.

İlk bölümün başında bildirileri dağıtırken gördüğümüz Frances O’Flaherty, dizinin kapanışını da yapıyor. İngiliz yöneticiyle birlikte olan ve aşağılanmanın hem ulusal hem cinsel hâlini yaşayan "çaresiz" May’le konuşuyor. Ona, "maruz kaldıkları" şey ile "sağlık için sarılmaları gerekli" şeyin aynı olduğunu anlatıyor: Şiddet. Yetiştirme yurdundayken bir tacizcisini öldürmesinden "Kendimi üç metre boyunda hissettim" cümlesiyle bahsediyor ve aynı sekansta aynı öfke, ulusal kurtuluşa bağlanıyor:

"Özgürlüğümüzü nasıl kaybettiğimizi sanıyorsun? İngilizler nazikçe ikna mı ettiler sence? Kılıçla, okla, topla, tüfekle yaptılar. Bunlar işe yaramayınca tehditle, şantajla ve ihanetle. Aynı senin Bay Hammond’ın gibi. Kaybettiklerimizi almanın tek yolu da bu."

***

”Rebellion”, bugünlerde yeniden bir zafer hikâyesi olarak hatırladığımız 14 Temmuz Direnişi’ni ve Kürdistan tarihi ile bugünündeki sayısız başka ânı da anımsatıyor. 

Bir şeyi daha: O ânlar askeri olarak nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, esas savaşın "hikâye" hakkında olduğunu.



380
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: