Tek adam’ın trajik yalnızlığı

ilhamadarbakur@gmail.com | 14 Temmuz 2017 Cuma

İLHAM ADAR BAKIR

Tek adam liderliğindeki Türkiye’nin komşularından başlayarak Avrupa devletleri, Rusya ve ABD’ye varasıya kadar bütün ilişkilerden dışlanması, sözüne kıymet verilmemesi, Birleşmiş Milletlerden, Avrupa Birliği kurumlarına, uluslararası finans değerlendirme kuruluşlarından uluslararası sivil toplum kuruluşlarına varana kadar uluslararası ilişkilerde sözü kıymetli tüm kesimlerin yoğun eleştirilerine maruz kalması üzerine tek adam’ın sözcüsü şöyle demişti: “Türkiye’nin Ortadoğu’da yalnız kaldığı doğru değil. Ama eğer bu bir eleştiri ise o zaman söylemek gerekir, bu bir değerli yalnızlıktır. Buna en çok benzeyen adlandırma, İngiltere'nin 19’uncu yüzyılda izlediği dış politikayı tanımlamak için kullanılmıştı. O dönemdeki İngiliz dış politikası da 'splendid isolation' yani 'muhteşem yalnızlık' olarak adlandırılmıştı. 

Benim asıl ele almak istediğim mesele Türkiye’nin yalnızlığından ziyade, Türkiye’yi yöneten tek adamın yaşadığı insani yalnızlığı ele almak biraz. Muhteşem ve değerli yalnızlığın altı kazındığında, detayları fotoğraf karelerine yansıdığında kendini gösteren trajik yalnızlık. G20 zirvesinde salonda bütün liderler ikili üçlü beşli sohbet ederken Türkiye’nin tek adamının, yukarı sınıfa dahil olabilmek için bir yerlerden bir balo elbisesi uydurup katıldığı davette neyi ne yapacağını bilemeyen, konuşulanları anlamayan varoş delikanlısının sıkıntılı halini andıran fotoğraf karesi yansımıştı basına. Benim şu ana kadar tek adam’a ait gördüğüm belki de tek insani fotoğraf karesi. Kürtçe’de “guneyê min pê hat” diye kullanılan ve Kürtlerin bire bir Türkçeye çevirerek kullandıkları tabirle “yazığım geldi” kendisine doğrusu. 

Bu fotoğraf, son çeyrek yüzyıl Türkiye’sinin bütün bir panoramasını yansıtan bir fotoğraf. Kendini o kadar yabancı, o kadar oralı değilmiş gibi hissediyor ki bu fotoğrafta. “Bir an önce şu balo bitse de kaçıp gitsem evime” diyor. “Burası nasıl bir yer böyle her an bir köşeden densiz bir gazeteci çıkıp ona diktatör olup olmadığını, Kürt meselesini, tutuklu gazetecileri, demokrasi falan gibi şeyler sorabilir.” Üstelik gerçekten de çok terbiyesiz gazeteciler, öyle kendi ülkesindeki gazeteciler gibi edepli, önceden kendilerine danışmanları tarafından hazırlanıp verilmiş sorular sormuyorlar ki. Kendi mahallesindeki gazetecilere hiç benzemiyorlar. Hayır hayır, bir an önce şuradaki işini bitirip bir kendi mahallesine dönmeli. Orda ne güzel “Eeey!” diye başlayıp kendi ülkesindeki muhaliflerden ABD, Rusya, Avrupa liderlerine kadar herkese ayar verebiliyor, muhtarlardan oluşan tek adam parlamentosu, boğazı yırtılırcasına attığı nutuk aralarında yorulup nefes almaya her çalışışında nasıl da alkışlara boğuyorlar. Bu konuşması tekmil ülke televizyonlarında canlı yayımlanıyor, hiçbir gazeteci yahu sen bu dünya liderlerine “Eeey” diye dayılanıyorsun da sonra da bu dayılanmayı telafi edeceğim diye adamların kapılarının önünde karşılıksız aşk yaşayan ergen gibi bekleşip duruyorsun” diye sormuyor. Kimse istemediğin bir şey sormayınca konuşmak posta koymak ne keyifli oluyor. 

Tabi bir de dil bilmemek meselesi var. O fotoğrafın üzerinde iç konuşmalarını veren baloncuklar olsa, baloncuklardan birinde de şöyle yazıyor olacaktı: "ya nasıl oluyor da bunların hepsi böyle iyi İngilizce konuşuyor. Hele şu İngiltere başbakanına bak, nasıl da şakır şakır, su gibi İngilizce konuşuyor. Bu herhalde küçüklükten beri İngilizce çalışıyor”. Ama hakkını yememek lazım orta Anadolu şivesiyle İngilizce konuşan sözcüsü ona “one minute” diye bir sihirli İngilizce tamlama öğretmişti ki dışarıda alay konusu olsa da içeride İngilizce de posta koyabiliyor olma becerisiyle bunun hayli ekmeğini yemişti. Ama yine de keşke üç beş kelime daha İngilizce biliyor olsaydım bu kadar kendimi yalnız hissetmezdim” diye geçiriyor içinden bu fotoğraftaki adam. Donald Trump’un yanına gider koluna dokunarak “naber Donald” derdim, ya da bütün gazetecileri merakta bırakmak için ciddi bir yüz ifadesiyle Putin’in kulağına eğilip havadan sudan bir espri yapardım. Resmi görüşmelerde tercümanlar var, onlar her şeyi kurtarıyor da. Ama şimdi Donald Trump ile şakalaşırken de araya tercüman sokulmaz ki. Belki belden aşağı bir espri yapacağım aramızdaki samimiyeti artırmak için. Maazallah tercüman bir de Fetöcü çıkarsa. Yok yok ben en iyisi bir an önce işimi bitirip kendi mahalleme geri döneyim, buralar pek tekin değil”..



917
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: