Affetmeyeceğiz! Hesap vereceksiniz!

g.yoleri@gmail.com | 19 Mayıs 2017 Cuma

GÜLSEREN YOLERİ


22 yıldır olduğu gibi yine kayıp yakınları, yine Galatasaray Meydanı, yine gülen gözlerle “beni bul” diye fotoğraf karelerinden haykıran kaybedilenler. Yine acı, yine özlem, yine umut, yine ısrar, yine isyan. Yine alanı kuşatmış polis bariyerleri ve bariyerlerin dışından tehditkar bakışlar. Tarih 17 Mayıs’ı gösteriyordu ve çarşambanın sıradan kaderini cumartesiye benzetiyordu. 

22 yıl önce bu gün; 21 Mart 1995 tarihinde kaçırılarak kaybedilen Hasan Ocak, ısrarlı bir mücadele neticesinde 55 gün sonra yani 17 Mayıs’ta, işkence edilerek öldürülmüş ve kimsesiz olarak defnedilmiş olarak Altınşehir kimsesizler mezarlığında bulunmuştu. 

Hasan’ı bulan ağabeyi, Hasan’la aynı kaderi paylaşan Rıdvan Karakoç’un da bulunmasına vesile olmuş ve bu durum kayıp yakınlarının aylardır devam eden mücadelelerini harlamış, kayıpların bulunabileceğine dair umutları arttırmıştı. 

Tarih 27 Mayıs 1995’i gösterdiğinde, kayıp yakınlarının isimleri Cumartesi Anneleri olmuş ve eylemlerini kesintisiz sürdürme kararı almışlardı. Bu mücadele; kayıplarını bulma umudu yanında yeni kaybedilmeleri engelleyebilme umudunu da yaratmış ve bu uğurda ısrarlı, yoğun ve planlı bir mücadele yürütülmüştü.

Hasan Ocak’ın bulunmasının ilk yıl dönümü 17 Mayıs 1996 da, bu sorunu yaşayan dünya ülkelerinden kayıp yakınlarının da katılımı ile 1. Uluslararası Gözaltında Kayıplar Kurultayı gerçekleştirilmişti İstanbul’da. Bu kurultayda delegeler  Kayıplara KArşı Uluslararası Komite (İCAD)’ı kurma kararı almış ve 17-31 Mayıs tarihlerini “Gözaltında Kayıplara Karşı Uluslararası Mücadele Haftası” olarak ilan etmişti. 

İçeride yükselen mücadeleye ek olarak olayların AİHM’ne taşınmaya başlanması ve uluslararası kurultay vesilesi ile devlet dışarıdan da sıkıştırılmış ve gözaltında kaybedilmeleri önleyebilmek umudu kısa zaman sonra gerçeğe dönüşmüştü. Gözaltında kaybedilmeler önce azalmış, sonra da tamamen son bulmuştu.  

Kaybedilenleri bulmanın ne kadar zor olduğunu 22 yıllık mücadele içinde öğrendik. Cemil Kırbayır örneğinde olduğu gibi; devlet öldürdüğünü kabul ediyor ama ne katillere karşı dava açılmasına ne de mezarının bulunmasına izin vermiyordu. Maksut Tepeli örneğinde olduğu gibi nüfus kaydına ölüm tarihini işliyor, ısrarlı girişimler sonucunda ve olaydan tam 22 yıl sonra nihayet bir mezarlık adı bildiriyor ancak mezarının bulunmasına izin vermiyordu. Kemiklerini saklıyor, katilleri koruyordu halen. 

Geçen yılın sonunda Hasan Ocak dosyasında ve son olarak Kenan Bilgin dosyasında olduğu gibi; olayı adli bir öldürme olarak niteleyip 20 yıl doldu diyerek zamanaşımı nedeniyle takipsizlik kararı veriyor ve dosyaları kapatmaya çalışıyorlar halen.

22 yıllık bu süreç bize çok şey öğretti: Gözaltında kaybetme suçunun siyasi muhalifleri yok etmek ve toplumu susturmak ve sindirmek için sistemli olarak işlenen insanlığa karşı bir suç olduğunu; kaybedilenin yakınlarına ömür boyu işkence anlamına geldiğini; tek tek kaybedilmelerin yanında toplu kaybedilmelerin de yaşandığını ve toplu mezarlarda yüzlerce insanın bulunduğunu; zamanaşımı ve katiller hakkında açılan çok sınırlı sayıdaki davada verilen beraat kararlarının her aşamada gerçekleri gizlemeye yarar çeşitli idari pratiklerle desteklenerek cezasızlık zırhı yaratıldığını; Cezasızlığın sadece katilleri korumak olmayıp bu suçun yeniden işlenmesine de zemin yarattığını ve bu anlamda topluma ve özellikle muhalif kesime tehdit olarak kullanıldığını…

Cumartesi Anneleri/ İnsanları 22 yıl sonra bu gün: “Kayıplar bulunsun failler yargılansın” demeye devam ediyor. Devlet ve toplum bu coğrafyada işlenmiş insanlığa karşı suçlarla yüzleşsin, hesap versin istiyor. BM kişilerin zorla kaybedilmekten korunmasına dair uluslar arası sözleşmenin imzalanmasını ve toplu mezarların açılmasına dair usulleri içeren Minnesota protokolünün kabul edilmesi ile devletin bu sözleşmelerden doğan sorumluluklarını yerine getirmesini istiyor.

Bir mezarları olsun, yasları tamamlansın istiyor… 

17 Mayıs akşamı, mumların aydınlattığı fotoğraf karelerinin çevresinde, Cemil Kırbayır ve Hayrettin Eren’in ablalarının çığlıkları ile inledi meydan. Özlemleri ve acıları içinde alabora olmuş gibiydiler ama isyanları ile yüreklere direnç yüklediler. “Hesap vereceksiniz!” diyordu Fatma ve “Affetmeyeceğim!”  diyordu İkbal. 



469
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: