Düşmanlık ve meşruluk

18 Mayıs 2017 Perşembe

ABDURRAHMAN AYDIN

Günümüzde savaşların yerini “terörle mücadele” konseptinin almış olduğu herkesin zaten malumudur. ‘Terör’ ve ‘terörist’ kategorileri, savaşın öznelerinin hukuksal bir statü edinmelerini engeller ve dolayısıyla, artık aşınmaya yüz tutmuş olan Avrupa kamu hukukunun (bu elbette Birleşik Devletleri de kapsayan bir kamu hukuku, bir jus publicum’dur) öngördüğü bir ‘savaş’ biçiminin iptaline yol açar. Hukuksal statüsü iptal edilmiş bir muharip figür, aynı zamanda insan-dışılaştırılmış bir muharip figürdür. Bu nedenle, egemen söylemin bakış açısından, bu figürler öldürülmez, tesirsiz hale getirilirler ve yine bu bakış açısına göre PKK militanları hukuksal statüsü olan birer ‘düşman’ değildirler. ‘Düşman’ kategorisinin dışında tutma çabası, insan olmanın dışında tutma çabasıyla iç içe gider.

Uluslararası bir kamu hukuku tarafından düzenlendiği biçimiyle ‘düşmanın’ tanımını belirlemek için, yine bu türlü bir savaş hukukunun belirdiği klasik Avrupa devletlerinin dönemine bakmak uygun olacaktır. Savaş Üzerine adlı kitabında Clausewitz, “Savaş çok genişletilmiş bir düellodan başka bir şey değildir” biçiminde tanımlıyordu savaşı. Ancak statü bakımından eşitlerin düellosundan söz edebildiğimize göre, demek ki savaş da çok genişletilmiş de olsa statü bakımından eşit olan güçler arasında ortaya çıkabilecek bir çatışma durumu, bir olaydır. Statü bakımından eşit güçler söz konusu ise düşmanın da hukuki bir statüsü var demektir. Bu bağlamda Clausewitz’in ilgilendiği şey, özgür ve bağımsız oldukları birbirleri tarafından kabul görmüş olan devletlerin birbirleriyle ilişkilerinin savaş bağlamında aldığı biçimdir.

Avrupa klasizmine dönük vurguyu, açık ve net ayrımlar yapabilme olanağı dolayısıyla yapıyorum. İç ve dış, savaş ve barış, savaş esnasında askeri ve sivil, tarafsızlık ve taraf olma; tüm bunlar klasik devlette belirgin bir biçimde birbirinden ayrılmıştır ve bilinçli olarak birbirleriyle karıştırılmazlar. Savaş esnasında da tarafların statüsü açıkça belirlenmiştir. Devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen uluslararası hukukun bir parçası olan savaşta düşman da eşit bir egemen devlet olarak tanınır. Uluslararası hukukta tanınma, belli bir içeriği olması kaydıyla, savaş hakkına sahip olmayı, buna bağlı olarak da meşru düşman sayılmayı kapsar. Düşmanın da bir statüsü vardır; o halde düşman haydut değildir. ‘Terörle mücadele’ söyleminin ortadan kaldırdığı şey de bu klasik öğelerdir. ‘Düşman’ı savunmak, bir bakıma klasizmi savunmaktır.

Bu türlü bir savaş hukukunun düzenlediği savaşın klasik sınırlarını Lenin, partizan adlı muharip figürle ortadan kaldırmıştır. Savaşın bildik klasik kavramları devrimcilerin elinde bütünüyle araçsallaşmıştır. Fakat bu, partizanın düzen-kuruculuktan yoksun ve yasasız olduğu anlamına gelmemelidir. Partizan figürü, bütün meşruiyetini topraktan ve territoryal olanla kurduğu bağdan alır. Bu eksen, dünya siyaset ve hukuk sahnesinde kendisine anlamlı bir yer de bulabilmiştir. Özellikle sömürge ülkelerde beliren direnişçi figür de savaş pratiğini, toprak ve “yurt”la kurduğu ilişki içerisinden yürüttüğü için bir tür partizan olarak belirir. Böylelikle önce Lenin’in ardından da Mao’nun klasik savaş anlayışında yapmış oldukları devrim, sömürge ülkelerde de karşılığını bulmuş ve sömürgeliler, 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Anlaşmasıyla en azından “kendi kaderini tayin hakkı” bağlamında hukuksal bir statü edinmişlerdir. 1945–90 arasında bu hakkın yalnızca sömürgeliler için değil, pekâlâ Kürtler için de geçerli olduğunun savunulabileceği bir siyasal/hukuksal zemin de söz konusu olmuştur. Fakat Kürdistan’ın sömürge bile olmamasının yarattığı ağır kader, elbette bu imkânı da tanımadı Kürtlere.

Fakat Rojava sayesinde bu durum tersine dönüyor; Kürtler klasik hukukun dünyasına biraz gecikmiş bir giriş yapıyorlar (uluslararası güçler tarafından tanınmasına rağmen Güney Kürdistan’ın bu tanınma durumuna denk düştüğü söylenerek bu dediğime itiraz edilebilir. Fakat itiraz edenlere Türk devletinin resmi ağızlarından defalarca dile dökülmüş “kabile devleti” aşağılamasının muhatabı olmalarına rağmen takındıkları tutumların, o kadar da tanınmadıklarını, o kadar da tanınmak istemediklerini ortaya koyduğunu söylemek yeterli).

Uluslararası hukukun dünyasına aşina olanlar bilirler; bu alanda ‘tanınma’ gerçekten az şey değildir. Bu nedenle işbirliği yapmak başka bir şey, meşru bir savaşan güç olarak tanımak ve bunu resmi bir biçimde deklare etmek bambaşka bir şeydir. İkincisi uluslararası hukukun envanterine kaydeder. Kürtler bu anlamıyla tanınmalarını, kelimenin sahih anlamında tanınmalarını kimlere borçlu olduklarını asla unutmamalı bana kalırsa.



1352
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: