‘Su Heval su’ ve bugün

akincanolgun@gmail.com | 11 Mayıs 2017 Perşembe

AKIN OLGUN

O seslenişe su olamayışımız, çatlayan dudaklara, yanan ciğerlere damlaları taşıyamayışımız hala içimizde yaradır. Sesleri kulaklarımızda çınlayarak bugünlere geldik. Eğer su olabilseydik, bugün bir başka konuşuyor olacaktık hayatı. Bir başka anlamlandırıyor olacaktık. Taşıyamadığımız suyun bedeli ağır oldu, çok kanadık, çok kanamaya devam ediyoruz. 

Denilebilir ki, yine de bugün kanayacaktık. Doğrudur, lakin taşımış olmanın sorumluluğu, hepimizin içindeki insanlığı katlayarak büyütecekti. 

Ne mi demek bu? 

Örneğin, yüzlerce gazeteci içeride ve bizler Kürt gazetecilerinin birçoğunun ismini dahi bilmiyor, onlara dair görünür, elle tutulur bir kampanyayı örgütleyemiyor ve sanki "yok-muş" gibi davranarak günlük hayatlarımızı, el çabukluğuyla yaşamaya devam ediyoruz. Oysa çalışan, köşe yazan, imkan ve olanakları mesleğini yerine getirebilmek için icra eden çok kalabalık bir kitleyiz. Lakin gelin görün ki, sesi büyütüp, sistemli saldırılara sistemli bir karşı koyuşu örgütlemekte inanılmaz derecede cılızız. 

Bir saldırı sistemli ise ve bunun adına "çökertme" denmiş ise karşı koyuşun da sistemli olması gerekir. Sadece yaşananların haberini yapmak, köşeye taşımak, belirli yerlerde görünür olmakla, özellikle medya üzerindeki saldırılara karşı koymayı, teşhir etmeyi, kamuoyu yaratmayı kimse sağlayamaz.

Hiçbir hak arayışında görünmeyen, yapılanlara katılmayı ise "tehlikeli ve tehlikesiz" diyerek ayıran bir çizgi, bulunduğu yer için bedel ödeyenlerin emeğini, inancını sömürüyor demektir. Statüko denen şey, sadece siyasete özgü ve onunla sınırlı bir durum değil ki. Statükoculuk sistemli bir yönelimdir ve devletin ideolojik aygıtları eliyle hayatlarımıza adım adım yerleştirdiği bir hastalıktır.

Sen yoksan, ben yoksam, ötekisi yoksa bir meydanda, neden çağrı yaptıklarımız gelsin? 

Dünün çok kullanışlılarının, iktidar tarafından tepiklenince en sert muhalif görünümüne bürünmesi, muhalif medya içerisine çekilerek, geçmişlerini bedel ödeyenlerin üzerinden aklaması ve buna kapı aralanması, maalesef statükoculuğun rahatlığıdır ve bu halin her geçen gün kendi alanını işaretleyerek genişlettiğini gözlemlemek ise acı vericidir.

Kürt medyası özgülünde geliştirilen strateji, asıl olarak duruşunun içini boşaltma, yön verme, yönlendirme ve ideolojik olarak statükoda buluşturmadır. Bulduğu açık kapılardan hızla kendini içeri atıp, bulunduğu alanı ele geçiren bu anlayış, mücadelenin ve direnişin yoğun yaşandığı dönemleri özellikle seçtiği bilinmeyen bir durumda değildir. Kafanızı kaşımaya vaktinizin olmadığını bilen kurnazlık, elbette ki açık bulunduğu yerden önce kafasını, sonra gövdesini ve nihayet anlayışını içeri sokacaktır. 

Tam da bu nedenle, dört duvar arasında olanların sesini, seslerini dışarıya taşıyamıyoruz. İçerideki gazeteciler rehin ve "su heval su" diyorlar ama duymuyoruz. 

Yüzlerce akademisyen işsiz ve baskı altında "su heval su" diyor ama günübirlik kulak kabartıyoruz. 

Siyasetçiler, belediye başkanları, parti üyeleri "su heval su" diyor ama dönemsel gazlamalarla hareket ediyor ve yavaşlıyoruz. 

Bedenlerini açlık grevlerine yatıranlar "su heval su" diyor ama "hele bir bakalım" diyerek bekliyoruz. 

Bir baba, bedenini açlığa yatırmış, "su heval su" diyor ama bizden değilmiş gibi geçiştiriyoruz. 

Köyler, kasabalar kuşatma altına alınıyor ve işkence çığlıkları ülkeleri bile aşıyor ama biz, bizler elden ele bir bardak su taşımak için insan arıyoruz. 

Çocuklarımız öldürülüyor, ölümün her çeşidi üzerlerine salınıyor. Panzerlerin altında eziliyor, sürükleniyor, aşağılanıyor ve analar "su heval su" diyor ama birkaç ezber cümleden oluşan atarlarla  karşılayıp, bir sonrakini bekliyoruz. 

"Su Heval su" diyen o sese, seslere değil de, devletin çenesine kulak kabartılıyor ve devlet söylemi üzerinden içimize yerleşiyorsa fısıltılı sözler,  bilin ki yarın ellerine "hançer" alıp, sırtımızda uygun bir yer arayacak o fısıltılar.



1313
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: