Türkiye’nin ikiyüzlü dil rejimi

08 Mayıs 2017 Pazartesi

ŞERİF DERİNCE


Türkiye’de nasıl bir dil rejimi olduğunu ve bunun nasıl sürekli yeniden üretildiğini gösteren onlarca örnek yaşanıyor her gün. Bir yandan, bazı diller ötekileştirilip aşağılanıyor, diğer yandan başka diller yüceltilip baş üstüne konuluyor. Elbette, dillere yönelik bu iki farklı yaklaşım, bu dilleri konuşan insanlara bakışın da tezahürü, dışa vurumu. Bu yaklaşımın içe içe geçmiş biçimde ideolojik, ekonomik ve psikolojik kökenleri var. 

Birkaç gün önce Adana Büyükşehir Belediyesi’n bağlı zabıtalar, ülkelerindeki savaştan kaçıp bu kente yerleşen Suriyeli göçmenlerin zar zor kurdukları işyerlerinin Arapça tabelalarını söktüler. Gerekçe ise ‘’görüntü kirliğili” ve ‘’Türkçe’nin korunması“ şeklinde açıklandı. Hemen sonrasında aynı durum Antep’te yaşandı. Suriyeli göçmen ve sığınmacıların yaşadığı mahallelerdeki işyerlerinde asılı duran tabela ve levhalar indirildi. Her iki olayda da, yıkım işlemi tüm medyaya servis edildi, adeta bir gövde gösterisi yapıldı, bir mesaj verildi. Dünyada anadili kullanıcısı en fazla olan diller listesinde 5. sırada olan Arapça dili bir kez daha hem ‘’kirlilik” hem de ‘’tehdit” olarak yaftalandı. Artık haber değeri taşımadığı için muhtemelen başka şehirlerde yaşanan diğer yıkımlar basına yansımasa da benzer müdahalelerin çoğu Suriyeli göçmen mahallesinde yaşandığını biliyoruz. 

Öte yandan aynı şehirlerin farklı mahallelerinde bulunan, ancak işletmecisi Suriyeli olmayan birçok işyerindeki ürünlerde ne kadar indirim olduğunu gösteren renkli Arapça levhalar var. Arapça, buralarda kirlilik ve tehdit olmaktan çıkıveriyor hemen. Çünkü burada ekonomik kazanç için bir araç. 

Öte yandan, geçenlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi umumi yerlerdeki tuvalethanelere ‘’Kadın” ve ‘’Erkek” kelimelerini Türkçe dışında İngilizce, Almanca, Rusça, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Çince ve İsveççe olmak üzere tam 9 dilde yazmıştı. Benzer uygulamalar diğer birçok kamusal alanda mevcut. Ama ne hikmetse, bu kentte asırlardır yaşayan, tüm tehdit ve aşağılamalara rağmen var olmaya devam eden Ermenice ve Rumca dilleri için böyle en ufak bir girişim yok. Olsa hemen al aşağı edilir. Aynı şekilde Arapça, Kürtçe gibi İstanbul’da milyonlarca konuşanı olan dillere de yer yok. Lazca, Çerkezce, Süryanice, Hemşince, Romanice, Bulgarca, Boşnakça, Gürcüce, İbranice gibi dillerin ise adını ağzına almaya korkuyor insan. Bu dillerin kamusal alanda görünür olacak şekilde kullanılması ‘’teklif dahi edilemez” kategorisindeki yazılı olmayan yasalar arasında. 

İstanbul gibi metropolleri geçtik. Kürdistan köylerinde, beldelerinde, kentlerinde çok uzun süren asimilasyon politikasına karşı daha yeni yeni başını kaldırabilen Kürtçe’nin kullanıldığı tabela ve levhalar, Kürt belediyelerine kayyum eliyle darbe yapılır yapılmaz sökülüverdi birçok yerde. Oluşan tepkiler sonucu görüntüyü kurtarmak için birkaç tabelaya yeniden Kürtçe eklense de sonraki kayyum uygulamaları Kürtçe’ye yönelik asırlık dil politikasının devamı dışında birşey değil.

Oysa bu asırlık dil rejimi öncesinde, Kürdistan’daki medreselerde Osmanlıca, Kürtçe, Arapça ve Farsça eğitim yapıldığı; kadı mahkemelerinde herkesin kendi dilinde hak aradığı, tüm kamusal alanlarda birden çok dilin yazılı ve görsel de dahil birçok şekilde kullanıldığını gösteren arşivler mevcut. Yine 1915 söncesinde aktif olan Ermeni okullarında Ermenice, Osmanlıca ve yerine göre Fransızca veya İngilizce eğitim uygulamaları var. Çok bilinmeseler de nadir Süryani okullarında da durum aynı. Hele İstanbul sokakları tam bir dil bahçesi bir zamanlar. Kitapçı, terzi, kahvehane gibi işyerlerinin vitrinlerinde Ermenice, Fransızca, Rumca, Osmanlıca başta olmak üzere birçok dilde levhalar olduğunu gösteren dönem fotoğrafları paylaşılıyor sık sık. Söz konusu dönemde İstanbul’da açılmış Çerkezce eğitim veren okulu ve mebusan meclisinde üyelerin onlarca farklı dili beraber kullanmasını da unutmamak gerekiyor. Amacımız burada Osmanlı güzellemesi yapmak değil elbette. Ancak bugün Türkiye’de benimsenen dilsel rejimin aksine, ademi merkeziyetçi bir yapısı olan Osmanlı’da dillere yaklaşımın çok daha özgürlükçü olduğu tartışma götürmez.

Toplum dilbilimci Ruiz, devletlerin egemen kabul ettikleri diller dışında bıraktıkları dillere yaklaşımını üç kategoride ele alıyor. Birincisi, bu dilleri problemler olarak görenler; ikincisi dillere hak olarak yaklaşanlar ve; üçüncüsü de dilleri kaynak olarak görenler. Bu kategorileştirmeye göre, Türkiye’deki dil rejiminin, ötekileştirdiği Kürtçe, Arapça, Ermenice, Rumca, Lazca gibi dilleri problem olarak gördüğü ve yok etmeye veya zayıflatmaya çalıştığı görülüyor. Bu nedenle de, bu dilleri ‘’kirlilik” ve ‘’tehdit” olarak görüyor ve belediyesi, basını, kitlesi ile buna karşı mücadele örgütlüyor. Öte yandan, aynı rejim, bu coğrafya yabancı veya turist olarak giren dilleri bir kaynak olarak görüyor olmalı ki en prestijli okullarında okutuyor, kamusal alanlarda görünür kılıyor, sokakta, toplu taşımada bir insan bu dillerden birini konuşunda hayranlıkla kulak kabartıyor.

Türkiye’nin bu ikiyüzlü dilsel rejiminin ideolojik sebebi, Türkçe ile aynı coğrafayı paylaşan dilleri kendisine düşman/rakip görüp onları saf dışı bırakma hesabı. Ekonomik sebebi, Türkçe’nin egemenliğine biat edenlerin kazanç elde etmesi planı. Psikolojik sebebi ise, her dil düşmanı rejimde olduğu gibi prestijli diller karşısında duyulan aşağılık kompleksi ve bununla beslenen ötekileştirdiği dillere karşı kibir.

Peki birgün değişir mi bu ikiyüzlü dil rejimi diye sorarsanız, maalesef köklü bir siyasal dönüşüm yaşanmadığı sürece hiç olası değil. Hele de etrafındaki diğer ülkelerde de durum çok farklı değilken. Ama kim bilir, belki de Rojava bu ikiyüzlü dilsel rejimin dönüşümünü tetikleyecek birgün. Zira, sıcak savaş devam ederken çok önplana çıkmasa da, Rojava’da dilleri hem hak hem de kaynak olarak gören anlayış tüm Ortadoğu coğrafyası için büyük potansiyel taşıyor.



1286
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: