Kürtlerin HAYIR’ı mitsel nizamın ruhuna bir BAŞKALDIRIDIR

20 Nisan 2017 Perşembe

ABDURRAHMAN AYDIN


Şu doğal hukuk-pozitif hukuk meselesi, Sophokles’in Antigone’sinden beri tartışageldiğimiz bir meseledir. Ya da daha doğrusu, modern insan, özellikle de kötü türde bir aydınlanma ideolojisi ile malûl olanı, bunun böyle olduğunu, bu meselenin Antigone’den beri tartışıldığını düşünmeyi sever. Çünkü Hegel’in o muhteşem saptamasıyla, “modern özne kendisini etkin evrenselliğin biricik merkezi” olarak tahayyül etmektedir. Bu nedenle de kendi öznelliğinin ideolojik biçimini bütün tarihe yansıtmaktan imtina etmez; Antigone dahil. Kolaycı bir okumayla, genellikle şu sonuca varılır: Pozitif hukukun temsilcisi olan Kral Kreon’un ceberrut ve zalimce yönetimine karşı çıkan ve doğal hukukun temsilcisi olarak beliren Antigone. Kurucu mitolojiler arasındaki bir çatışmada, modern bir mitoloji için son derece işlevsel bir ayrım…

Fakat bu türlü bir okuma hem Antigone’yi bağlamından koparır, hem de tarih bilgisinden yoksundur. Bu tragedyada gerçekte söz konusu olan şey kökendeki kurucu yasa ile hâlihazırda işlerlikte olan yasa arasındaki gerilimli ilişkidir. Antigone, kardeşi Polüneikes’in cenazesinin gömülmesi hususunda uygulanan yasağın yasaya, kökendeki yasaya dayanmadığı için doğru olmadığını ileri sürmektedir. Fakat yasağa itirazı ya da riayet etmeyi de bir tercih meselesi olarak değil, soyluluk ile yozlaşmışlık arasındaki sınır çizgisi olarak değerlendirmektedir. Kreon ise bunun karşısında siyasal aklın temsilcisi olarak belirir. Kreon’un siyasal olanı öne çıkarmasına karşılık hem Antigone hem de Kreon’un oğlu Haimon kutsal yasaları öne çıkarırlar. Kreon’un “Yasalarımı yürütmek mi suçum?” sorusuna, oğlu Haimon “Tanrısal yasaları çiğnemekle kendi iktidarını gölgeliyorsun” yanıtını verir. Bu yanıt üzerine Kreon, oğluna “Utan, bir kadına boyun eğiyorsun” biçiminde bir karşılık verir. Bu, tartışmada sıkışmış bir adamın “erkeklik” kimliğine sığınmak yoluyla başvurduğu bir karşı saldırı değildir elbette. Kreon, oğluna, Tanrısal yasalar söz konusu olduğunda, kadının bu yasalar uyarınca ne tür bir konumda olduğunu hatırlatmaktadır. Hem Haimon hem de Antigone, Kralla eşitlermiş gibi konuşmakta ve aslında böylelikle de hem kralın yasasını hem de kralı kral yapan yasayı, tam da kendilerini, kralı kral yapan yasaya, atalardan alınmış mirasa dayandırarak ihlal etmektedirler.

Bir yasanın ihlalinin dayanağının bizzat yasanın kendisi olması gibi paradoksal bir durum… Bu paradoksu çözecek anahtarı Walter Benjamin veriyor bize: Doğal hukuk-pozitif hukuk ayrımının sanıldığı kadar köklü bir ayrım olmadığını ortaya koyarak. Bunu da her iki hukuka da damgasını vuran şeyin bir araç-amaç diyalektiği olduğunu saptayarak gösteriyor; adil amaçlar ve meşru araçlar üzerine bir tartışmayla. Böylelikle hem doğal hukuk düşüncesinin hem de pozitif hukuk düşüncesinin ortak bir dogmaya dayandıklarını görünür kılıyor: Adil amaçlara meşru araçlarla varılır ve meşru araçlar adil amaçlar doğrultusunda kullanılan araçlardır. Böylelikle doğal hukuk, adil amaçlar temelinde pozitif hukukun eleştirisini üretirken, pozitif hukuk da araçların meşruluğu temelinde doğal hukukun eleştirisini üretir. Doğal hukuk amaçların adilliğini ölçüt alarak araçları değerlendirirken, pozitif hukuk da araçların meşruluğunu ölçüt alarak amaçları değerlendirir. Elbette bu araç-amaç döngüselliği, hukukun kendisinin içerisine kök salmış şiddeti görünmez kılmaktadır. Walter Benjamin’in terimlerini kullanarak söylersek, yasa-koyucu şiddet ile yasa-koruyucu şiddet arasındaki gerilim görünmez olmaktadır.

Bunu görünür kıldıktan hemen sonra, Benjamin, her yasa-koruyucu şiddetin aynı zamanda bir yasa-koyucu şiddet olduğunu saptar. Bunun anlamı şudur: Modern hukuk düzeninde yasa bir kere konulduktan sonra geçerlilik kazanmamaktadır; aksine sürekli ve yeniden konulmak zorundadır. Bunun anlamı sürekli bir olağanüstü haldir; en olağan gibi görünen durumda bile sürekli geçerli olan bir olağanüstü hal. Kökendeki kurucu şiddetle yüzleşilmediği ya da bu kurucu şiddet göz ardı edildiği veya unutulduğu için, yasa-koruyucu şiddet biçimini alarak hukuk düzeninin içine yeniden yeniden sirayet eder. Eh, Kemalistlerin anlamadığı şey de buydu: Yasa koruyucu bu şiddetin aynı zamanda daima yasa koyucu bir şiddet olduğunu idrak edemediler bir türlü. Türkiye’nin tarihi biraz da daima bir hukuk kurma tarihidir; fakat dikkatli bir bakış, sürekli kurulması gereksinen bir şeyin bir türlü kurulmayan bir şey olduğunu da görecektir. Bu nedenle Kürtlerin ‘Hayır’ı ile diğerlerinin ‘Hayır’ı arasında köklü bir ayrım, nitel bir ayrım bulunuyor. Elbette Marx’a sayesinde nicel değişimlerin nitel değişimlere yol açtığını biliyoruz. Bir imkanı atlamamak lazım, fakat iki ‘Hayır’ arasındaki nitelik farkını atlamak da her şey bir yana düşünceye sadakatsizlik olacaktır.

Kurucu şiddet üzerine çekişme ile kurucu şiddetin her biçimine karşı yükselen bir itirazı ayırt etmek gerekir. Kürtlerin ‘Hayır’ı doğal hukuk-pozitif hukuk döngüsüne, kısır bir araç-amaç diyalektiğine dayanmıyor; aksine pozitif hukukun derinlerine kök salmış kurucu şiddeti, daimi olağanüstü hali görünür kılıyor ve bunun içerisinde oluşan mitsel nizama köklü bir itiraz anlamına geliyor.



555
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: