‘Daha demincek, yıllar da geçse demincek’

izgorenhicri@gmail.com | 20 Nisan 2017 Perşembe

A. HİCRİ İZGÖREN


Okurun ve halkın onur ve gurur duyduğu şiirimizin büyük ustası Ahmed Arif 90. doğum yıldönümünde çeşitli etkinliklerle anılıyor. Bu yazı da o vesileyle ustamıza bir bir selam olsun istedim.

1927’de Diyarbakır-Hançepek’te başlayan bir yaşam 1991’de Ankara’da son bulsa da şiirleri dilden dile dolaşımda oldu hep. Çünkü yazdığı şiir zamanın törpüsüne dayanıklı bir şiirdir. Çünkü Ahmed Arif şiiri yazılmış ve yazılmakta olan şiirlerin çok ötesinde yeni ve özgün bir şiirdir.

Kendi dönemini ve sonraki kuşakları etkileyen ve esinleyen bir şiir O’nunkisi. Etkileyen ama asla taklit kabul etmeyen özgün, nevi şahsına münhasır dedikleri türden bir şiir.

Ömrünü adadığı toplam 19 şiirden oluşan tek bir kitap yazdı. Ölümünden sonra oğlu tarafından kitabın yeni basımlarına daha önce yazdığı ama kitabında yer almayan kimi şiirler de eklendi.

Bu özgün şiirin ilk farkına varanlardan biri olan Cemal Süreya onun şiiri için şu saptamalarda bulunur: "Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nazım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nazım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nazım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan "büyük ve bereketli bir ırmak" gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları "âsi" dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. "Daha deniz görmemiş" çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönülecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir."

***

Ahmed Arif şiiri elbette bir kavga şiiridir ama gözden kaçırılmamalıdır ki bu şiirler aynı zamanda yoğun bir sevda ve aşk içeriklidir.

Mısraya haysiyet yükler. Ondaki şiir işçiliği bir kuyumcu titizliğindedir. Şiirindeki Lirizm destansı öğelerle birleştiğinde ortaya çok güçlü bir imge örgüsü çıkar. Bu imge örgüsündeki göndermeler yoğun tarihsel ve felsefi içerikler taşır. Bu sayede ufuk genişler, dört yön, onaltı rüzgar, yedi iklim, beş kıta olur. Zindan karasında gözbağı gökkuşağına dönüşür, zemheriler al-yeşil bahar olur.

Söylemi yer yer hüzünlü ve kırılgan görülse de dobra, diri ve umutludur. Barış özlemi hiç eksik olmaz: ”Yivlerinde yeşil güller fışkırmış/ Susmuş bütün namlular/ Susmuş dağ Susmuş deniz/Uykular derin/ Yılan su getirir yavru serçeye/ Kısır kadın, maviş bir kız doğurmuş/ Memeleri bereketli ve serin”

***

İlk hapislik serüveni onu öğrencilik yıllarında yakalar. Sansaryan Han'larında yoğun işkencelerden geçer. Değişik dönemlerde yıllar boyu tutsak kalır. Bu yüzden şiirlerinde zından izleği hiç eksik olmaz. O, mapushaneye "mekan-ı Yusuf" der ve bir kutsiyet yükler. Çünkü mahpushane ayn zamanda insanın kendini sınadığı, tarttığı, kendiyle hesaplaştığı ve yüzleştiği bir mekandır. Bu şekilde bakıldığında da dört duvar arasında olsa da yalnız değildir: “Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim/ Gerçi gece uzun gece karanlık /Ama bütün korkulardan uzak/ Bir sevdadır böylesine yaşamak/ Tek başına/ Ölüme bir soluk kala/ Tek başına/ Zindanda yatarken bile/ Asla yalnız kalmamak”

Bizi yalnız bırakmayan ustaya selam olsun. İyi ki doğdun usta.



289
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: