ABD-İran krizi ve AKP

18 Nisan 2017 Salı

SELAHATTİN ERDEM


Ben bu satırları referandum öncesi yazıyorum. Dolayısıyla 16 Nisan referandumunun sonucunu bilmiyorum. Ancak sizler referandum sonrası okuyacaksınız ve sonucu biliyor olacaksınız. Bu nedenle sizler daha derin ve kesin yorumlarda bulunacaksınız. Bu açıdan gelecek haftaya kadar bizim bir şeyler söylemeye çalışmamız fazla anlamlı olmaz. Genel planda söylenmesi gerekenler ise zaten söylenmiştir. Sonucu bilmeden söyleyeceğimiz son söz şudur: Referandumun sonucu faşizme karşı yeni bir mücadele süreci başlatacaktır. Sadece böyle bir mücadele ve onun başarısının meşruiyeti olacaktır.

Tayyip Erdoğan zaten fiili olarak bir tek adam faşist diktatörlüğü yaratmış durumdadır. 16 Nisan referandumu ile Devlet Bahçeli’nin desteği temelinde bu fiili duruma bir hukuki kılıf geçirmeyi amaçlamaktadır. Böylece her türlü muhalefete karşı tekçi faşist iktidarının ömrünü uzatabileceğini hesap etmektedir. İçte böyle bir yöntemi esas alırken, dışta ise ABD ve NATO desteğini alabilmek için tüm gücüyle çalışmaktadır. Bu konuda her türlü fırsatı ve imkanı değerlendirmeyi esas almaktadır.

ABD desteğini alabilmek açısından geçen süreçte önemli bir argümanı NATO müttefikliği idi. Ancak Tayyip Erdoğan yönetiminin çeşitli biçimlerde ilişkili olduğu DAİŞ’e karşı mücadele söz konusu argümanı belli ölçüde işlemez kıldı. Yine geçen süreçteki diğer önemli bir argüman KDP ile ilişkileri idi. Bu ilişkiye dayanarak PKK’ye karşı ABD desteğini almayı ve bu temelde ABD’ye istediği siyaseti kabul ettirmeyi umut ediyordu. Ancak bu da işlemedi. Söz konusu dayanakla PKK’ye karşı ABD desteğini alsa da, aynı desteği PYD’ye karşı alamadı. Dolayısıyla iktidarını uzatacak dış destek açısından bu da yeterli değildi. ABD ve AB’ye karşı şantaj içeren Rusya ve İran ilişkisi ise AKP yönetimini daha derin bir çıkmaz içine soktu.

Tayyip Erdoğan yönetiminin ilişki ve destek açısından şimdi değerlendirmek istediği yeni argüman ise ABD-İran gerginliği ve krizi olmaktadır. Nitekim Trump yönetiminin İran’a karşı açıklaması gerçekleşir gerçekleşmez, Tayyip Erdoğan yönetimi Astana görüşmelerini ve ittifakını bir anda unutarak hemen İran karşıtı açıklama yapmıştır. Dahası kimyasal silah kullanımı meselesi ardından Trump yönetiminin füzelerle Suriye ordusunu vurması üzerine ABD’yi ilk destekleyen yönetim olmak için Tayyip Erdoğan yönetimi adeta yarışmıştır. Kuşkusuz bu da ABD-İran gerginliği kapsamında olmuştur.

Daha başkanlık seçimi için propaganda süreci içindeyken birçok çevre tarafından Cumhuriyetçi adayın kazanmasının ABD-İran ilişkilerini yeniden gerginleştireceği ve çatışmalı duruma getireceği değerlendiriliyordu. Yani bu yönlü bir görüş ve beklenti daha o zamandan vardı. Ancak hiç kimse bu kadar erken olacağını ve ABD yönetiminin bu kadar aceleci davranacağını beklemiyordu. Trump yönetimi neredeyse ilk dış politika açıklamasını İran üzerine yaptı. İran’ın “Terör yayan bir ülke olduğunu” belirtti. Eskiyi çağrıştıran bu sözden, Suriye’deki durumu yakından bilmeyenler fazla bir şey anlamadı. Ancak tehdit Suriye üzerineydi ve Doğu Suriye’deki kavgayı ifade ediyordu. İran’ın Suriye topraklarına Heşt el Şabi güçlerini geçirmesine karşı ABD yönetimi uyarıda bulunuyordu.

Kuşkusuz Trump yönetiminin nasıl bir dış politika izleyeceği hususu herkes tarafından merakla bekleniyordu. Bu kapsamda ABD-Rusya ilişkilerinin nasıl seyredeceği, uzlaşmalı mı yoksa çatışmalı mı olacağı hususu da dikkatle izlenen bir merak konusuydu. Zira bölgeyi ve dünyayı yakından ilgilendiren bir ilişki oluyordu. Genel beklenti ise söz konusu ilişkinin eskiye göre daha uzlaşmalı olacağı yönündeydi. Hem Amerika’dan ve hem de Rusya’dan verilen sinyaller bu yönlüydü.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu kadar uzun zaman geçmiş olmasına rağmen, merak uyandıran beklentili konularda hala da tam bir netlik olmadı. Örneğin Trump yönetiminin nasıl bir dış politika izleyeceği ve Suriye’de ne yapacağı hususu hala tam netleşmedi. Dahası Esad yönetimi hakkında üç gün arayla birbirine tamamen zıt olan iki politik tutum içine girildi. Öncelikli olarak Esad yönetiminin sorun oluşturmadığı açıklanırken, üç gün sonra kimyasal silah kullanımı gerekçe yapılarak Suriye ordusu füzelerle vurulup Esad yönetimi istenmeyen yönetim ilan edildi.

Elbette ABD gibi kendi başına olmamak kaydıyla, kimyasal silah kullanımı gibi hususlar insanlık suçu sayılıp mutlaka karşılık bulmalıdır. ABD de füze kullanımının bu amaçla olduğunu ifade etmektedir. Burada konumuz açısından önem taşıyan husus, mevcut ABD yönetiminin üç gün arayla birbirine tamamen karşıt iki politik tutumu ortaya koymuş olmasıdır. ABD gibi küresel politika yürüten bir güç açısından bu husus çok daha önemlidir. Çünkü burada stratejik yaklaşım çok fazla görülmemektedir. Adeta günübirlik, fazlasıyla taktik bir yaklaşım söz konusudur. Bu da mevcut ABD yönetiminin ne yapacağını adeta bilinmez kılmaktadır. Yani bu durumda mevcut ABD yönetimi her an herkesi vurabilir. Kısaca Trump yönetimi karşısında fazlasıyla dikkatli olmak gerekiyor.

Elbette söz konusu füze saldırısıyla Trump yönetiminin güç gösterisinde bulunduğu söylenebilir. Dahası Astana görüşmelerine cevap olarak değerlendirilebilir. Kuşkusuz söz konusu olay ABD-Rusya ilişkilerini ciddi biçimde germiştir. Öyle ki, mevcut durum İkinci Dünya Savaşı sonrasının en gergin hali olarak tanımlanmıştır. Çoğunluk uzlaşma beklerken, ABD-Rusya ilişkilerinde ortaya çıkan söz konusu gerginlik herkesi şaşırtmıştır. Bunu önlemek için iki devlet yönetimleri arasında görüşmeler yapılsa ve ABD yönetimi tarafından “Suriye’deki savaşın sona erdirilme zamanı gelmiştir” biçiminde açıklamalar yapılsa da, iki devlet ilişkisi ciddiyetini korumaktadır. Bu durum Üçüncü Dünya Savaşının daha da şiddetleneceği ve yayılacağı sinyalini vermektedir. Kısaca ABD-Rusya ilişkilerinde de henüz bir netlik oluşmamıştır. Dolayısıyla hem uzlaşma ve hem de çatışma olasılığını dikkate alarak politika belirleme ve yürütme zorunluluğu vardır.

Suriye üzerindeki son çatışmalı durumun net olan boyutu ABD-İran ilişkilerindeki gerginlik ve krizdir. Hatta ABD’nin İran’ı uyarmak üzere söz konusu füze saldırılarını yaptığı bile söylenebilir. Dahası yeni bir ABD-İran savaşının başladığı bile ifade edilebilir. İşte bu durum yeni ve kesin olanıdır. Şimdilik söz konusu kriz ve çatışma Suriye ve kısmen de Irak üzerinde yaşansa da, giderek bu durumun İran sınırı içerisine kayma olasılığı da güçlüdür. Kısaca Ortadoğu’nun doğu yakası da giderek savaş alanı haline gelecektir. Böylece savaş bölgede daha çok yayılacak ve derinleşecektir.

Esasen mevcut gelişme noktasında biz fazla yanılmış değiliz. Zira her fırsatta buna dikkat çekmeye çalıştık. Bu bir gerçektir. Fakat doğrusunu söylemek gerekirse, söz konusu savaş durumunun bu kadar erken gündeme geleceğini de beklemiyorduk. Bölgenin batısının bir sisteme girmesi ardından bu tür adımların gündeme gelebileceğini düşünüyorduk. Demek ki bölgenin tüm alanları ve sorunları fazlasıyla iç içe geçmiş bulunuyor. Dolayısıyla çözüm arayışlarının da böylesi bir bütünlük içerisinde yürütülmesi gerekiyor.

Diğer husus, başta belirttiğimiz AKP tavrı oluyor. AKP yönetimi, mevcut ABD-İran gerginliğini ve krizini kendisi için bir çıkış yapmak istiyor. İran’a karşı düşmanlıkta ABD yönetimiyle ortaklaşarak, bu temelde ABD yönetiminin etkin desteğini yeniden almaya çalışıyor. Kısaca burada da çok faydacı bir yaklaşım var. Aynı zamanda krize ve savaşa dayanarak ve başkalarının düşmanlığından yararlanarak kendi iktidarını sürdürme çabası var. Her şeyden önce bu tutum çok kötü ve düşmancadır. İkincisi ise, bu tutumun ABD yönetiminden arzulanan desteği sağlaması zordur. Tersine destek alayım derken, ABD yönetiminden karşı tutum görmesi ihtimali daha fazladır. Kısaca Tayyip Erdoğan’ın söz konusu bu umudunun da boşa çıkacağı açıktır. 



1218
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: