Mülteciliğin lanetli deneyimi

10 Nisan 2017 Pazartesi

ŞERİF DERİNCE


Ortadoğu’daki çatışmalı sürecin başlangıcından beri en fazla dolaşımda olan kavramlardan bir tanesi mültecilik. Öyle ki mültecilik meselesi ülkelerin makro politikalarını belirleyecek kadar öne çıkıyor. Ancak tartışmaların çok azında, esasında insanların neden mülteci duruma düştükleri, nasıl ve ne tür felaketler ile karşılaştığı gibi konulara değiniliyor. Aksine, mülteciler lanetli muamelesi görüyor, hemen her yerde ırkçı saldırılara maruz kalıyor.

Başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği üyesi ülkelerin en büyük derdi mültecilerin kendi sınırlarından uzak tutulması. Türkiye’nin mültecilere karşı sınır bekçiliği yapması için aldığı gizli ve açıktan maddi desteğin miktarı bile bilinmiyor. Ayrıca AKP hükümetinin işlediği her türlü insan hakları ihlallerine, siyasi kırımlarına göz yumuluyor. Mülteciler, son örneği Stockholm’de yaşanan kamyonlu saldırı gibi terör olaylarında nefret objesi haline getiriliyor. Avrupa’nın hemen her ülkesinde yükselen sağcı siyasetin de yine mülteci nefreti üzerinden hatırı sayılır destek kaldırdığı ortada. ABD’de Trump’un başkanlık seçimi kampanyasının temel söylemlerinden biri mülteci/göçmen karşıtlığı idi. Daha iki gün önce İzmir’in Torbalı ilçesine sığınmış 500 kadar Suriyeli sığınmacıya ırkçı saldırı oldu ve güç bela kurdukları korunaksız çadırlar birkaç dakika içinde yıkıldı ve bir sonraki bilinmezliğe doğru kovuldular. Hafta içinde AKP muhalifi bazı basın organlarında ise gündem hükümetin Türkiye’de eğitim başta olmak üzere birçok alanda Arapça kullanımını yaygınlaştırma planları idi. Elbette bu tartışmanın alt metninde “mülteci istilası” teması işleniyordu. Tabi bu temanın bir de Osmanlıcılık politikalarına karşı Kemalizm savunusu arkaplanı var. Nihayetinde, Arapça’yı Türkiye coğrafyasından “söküp atan” Mustafa Kemal idi ve Arapça da dahil onlarca dilin ötekileştiği damgalanmasına neden olan, bu dillerin yok olmaları için her türlü politikayı geliştiren Kemalist rejimdi.

Medyanın çoğu zaman saldırgan ve ırkçı bir yaklaşımı körüklediği bir dünyada akademi ve sivil toplum kuruluşlarının da sahaya dokunan çalışmalar yürüttüğü söylenemez. Hatta birkaç istisna dışında kimsenin gündeminde bile değil. Çok uzun zamandır hem mülteci alan hem de mültecilerin geçiş yolu üzerinde olan Türkiye’nin herhangi bir üniversitesinde Göç Çalışmaları gibi bir bölüm olmaması, olsa olsa bir iki sosyoloji bölümünde ders olarak bu meselenin ele alınması durumu açıklıyor sanırım.

Mültecilik açısından Kürt cephesine baktığımızda da durumun çok farklı olmadığı ortada. IŞİD çetelerinin saldırıları sonucu onbinlerce Êzîdî ve sonrasında Kobanê’den yüzbinlerce Rojavalı Kürt bir anda kendini hattın Kuzey tarafında görünce herkes ne yapacağını şaşırmıştı. Hakkını teslim edelim, neredeyse bir bütün olarak Kürt halkının sahiplenmesi ile beraber belediyeler ve sonradan kapatılan Rojava Derneği çok kısıtlı ve sıkıntılı bir dönemde muazzam bir iş çıkardı. Amed Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde ve merkez ilçe belediyelerinin desteği ile Amed’de kurulan Êzîdî kampında çalışmış, çalışmalara tanıklık etmiş ve başta Pirsus/Suruç olmak üzere onlarca farklı yerde kurulan kamplardaki çalışmalardan haberdar biri olarak, buralardaki birçok çalışmanın ve şartların BM ve AFAD kamplarının oldukça üzerinde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bizzat bu kamplarda kalmış onbinlerce insana sorulduğunda da aynı şeyi söyleyeceklerdir. Fakat buna rağmen hiçbir Kürt belediyesinde göç veya mültecilik ile ilgili çalışma yapan birim olmaması önemli bir eksiklikti. 

Oysa bizzat Kürt coğrafyasının kendisi sömürgeci devletlerin savaş ve işgal politikaları sonucu öteden beri göç merkezi haline gelmiş, sürekli bir mültecileştirme yaşanmaktadır. Çok eskilere gitmeye gerek yok. 90’lar deneyimi, Saddam’ın kimyasal saldırılarından kaçan Güneyli Kürtlerin görüntüleri henüz canlıyken bu sefer de geçen sene yaşanan topyekûn saldırı ve kentlerin yok edilmesi sonucu yüzbinlerce insanın kendi topraklarında göçmen durumuna düşmesi çok somut örneklerdir. Bir de İstanbul başta olmak üzere birçok batı metropolünde kıyı mahallelerde çoğu zaman kötü koşullarda yaşamak zorunda kalan milyonlarca Kürt “mülteci” var. Tüm bunların içinde deprem gibi felaketler sonucu evinden olan insanların durumundan bahsetmeye sıra bile gelmiyor.

Kürt kentlerinde yüzbinlerce savaş mağduru, Suriye’den göç etmek zorunda kalmış mülteci yaşıyor, yaşama tutunmaya çalışıyor. Hiçbirinin en ufak bir devlet desteği yok. AFAD kamplarında kalmaktansa, belki sokaklarda kalmayı “tercih etmiş” belki de zorunda kalmışlar. Birçoğunun ortak noktası ÖSO gruplarına yakın Sünni Arap olmamaları. Elde yeterince güvenilir veriler olmasa da, Kürt kentlerindeki çoğu Suriyeli’nin Kürt, Şii Arap, Dom veya farklı Sünni gruplar olduğu gözlemi yaygın. Bu insanlara karşı Kürtler tarafından herhangi bir ırkçı saldırı olduğuna rastlanılmadı. Ancak Türkiye’deki baskın ırkçı söylemden tamamen azade bir durum da yok. Zaman zaman insanların mülteciler hakkında negatif söylemlerine rastlanabiliyor. Kürtlerin derdi başından aşkın belki, belediyelerinin neredeyse tamamı gasp edilmiş ve bir zamanlar var olan sivil toplum kuruluşları da KHK’lar ile kapatılmış durumda. Ancak Kürdistan’a sığınan mültecilere dair başta çocuk çalışmaları ve eğitim olmak üzere birçok alanda farklı çalışmalar yapmak önemli ve gerekli.



683
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: