Falçatanın izi kalacaktır

20 Mart 2017 Pazartesi

FERDA ÇETİN

AKP iktidarının 15 yıl boyunca başarabildiği en iyi politika, uluslararası kamuoyu nezdinde, ilişki sürdürülebilir bir ortak olarak kabul görmesidir. Diktatörlük anayasasına, 1960, 1972 ve 1980 darbe dönemlerinin ürünü olan yasal mevzuata dokunmadan ülkeyi yönetmeye ve adım adım kendi diktatörlüğünü tesis etmeye koyulan Erdoğan, “meşruiyet” sorununu içeride çoğunluk oyları, dışarıda da sürdürülen uluslararası ilişkilere dayandırıyor ve kabul görüyordu.

Almanya, Hollanda, Avusturya, İsveç, İsviçre ve Bulgaristan ile yaşanan kriz, AKP iktidarı ve Erdoğan diktatörlüğünün, artık meşru ve ilişki sürdürülebilir bir partner olarak kabul görmeyeceğinin ilanıdır. Tam da bu dönemde, Birleşmiş Milletler’in, Türk devletinin Cizre ve Nusaybin’de savaş suçu işlediğine dair raporlar yayınlaması, Avrupa Birliği’nin yardımları kesme kararı bir tesadüfler silsilesi değildir.

Bu krizi, iki tarafın seçim amacıyla çıkardıkları anlaşmalı bir kriz diye nitelemek de sığ ve yüzeysel bir tespittir. Hollanda-Türkiye, Almanya-Türkiye krizi sonsuza kadar sürmeyeceği gibi kısa bir süre içinde yeniden normalleşebilir. Merkel yönetiminin tam da kriz sürecinde PYD, YPG, Öcalan flama ve posterlerini yasaklama kararı, ilişkileri yeniden normalleştirmenin bedeli olarak, Türk devletine sunulmuş bir hediye paketidir. Fakat Alman devletinin, Türkiye ile yaşadığı her sorun karşılığında Kürt halkını kurban etme bayağılığı ve adiliği, Alman kamuoyunun Türk devleti ve AKP iktidarı konusundaki görüşlerini değiştiremeyecektir.

Özellikle Kürt köy ve kasabalarının Türk ordusunca yakılıp yıkılması, HDP’ye yönelik sistematik ve düşmanca saldırılar, akademisyenlere ve gazetecilere yönelik gözaltı, tutuklama ve ihraç uygulamaları; gazete, radyo, TV ve dergilerin kapatılması, Merkel ve Erdoğan’ın görüşmeler yoluyla sümenaltı ederek, Avrupa ve Alman kamuoyundan gizleyebilecekleri konular olmaktan çıkmıştır. Avrupa basını aylardır Erdoğan ve AKP’nin icraatlarını anlatmakta; Türk faşizminin mağdurları ile TV programları ve röportajlar yayınlamaktadır. Dolayısıyla Avrupa kamuoyunun, siyasi partilerin ve kurumların bilgi sahibi oldukları ve ilgiyle izledikleri gelişmeleri, devletler arası ilişkiler düzelse bile, bir video kasetini geriye sarar gibi eski haline getirmek mümkün olmayacaktır.

Tayyip Erdoğan ve Mevlüt Çavuşoğlu son bir aylık süreçte, hesaba katmadıkları ve hazır olmadıkları bir kavgada yeterince dayak yemişlerdir. Zamanla patlayan dudak, ve moraran göz düzelebilir ancak yanaktaki falçata izi, bu kavganın hatırası olarak hep kalacaktır.

Erdoğan ve AKP diktatörlüğünün, ülke içinde muhalefeti sindirmek amacıyla sürdürdükleri; “düşman” ve “terörist” propagandaları ile, uluslararası meşruiyeti arkalarına alma politikası iflas etmiş; Rojava’daki kazanımları baltalamak amacıyla sürdürülen PYD, YPG/YPJ düşmanlığı da çökmüştür. Nitekim TC Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve diğer bakanlar Avrupa ülkelerinde terörist ve istenmeyen adam muamelesi görürken, PYD eşbaşkanları ve HDP milletvekilleri saygı ile karşılanmakta ve en üst düzeyde kabul görmektedir.

Fakat bu süreç, Avrupa ve Almanya’nın bir lütfu ve himmeti de değildir. Kürt halkının ve Türkiye’de demokrasi mücadelesi yürütenlerin bedel ödeyerek ve kararlılıkla sürdürdükleri mücadelenin bir sonucudur. AKP diktatörlüğü ciddi bir kuşatmaya alınmıştır. Erdoğan, bu kuşatmayı iç ve dış düşmanları çoğaltarak, Türkiye’deki toplumu da diktatörlüğünün ortağı haline getirerek sürdürmek niyetindedir. Diktatörlük ve zorbalık dışında iktidarı sürdürebilmesinin imkanı kalmamıştır.

Kürt halkı ve Türkiye’nin demokrasi güçleri, Erdoğan faşizmi karşısında büyük bir avantaj yaratmışlardır. Referandum bu avantajı kalıcı hale getirme ve faşizme nihai darbeyi vurma olanakları sunmaktadır. 

Bu bakımdan referandumu “evet” ve “hayır” sonuçları ile sınırlandırmamak; “Hayır” ekseninde bir araya gelen geniş cepheyi, Erdoğan diktatörlüğüne karışı örgütlü mücadele yürütebilecek bir toplumsal harekete dönüştürmek önemlidir. Referandum sonucu nasıl olursa olsun, Erdoğan faşizmi uzun ömürlü olamayacaktır. 

Asıl sorun AKP ve Erdoğan sonrası kimlerin, hangi güçle ve Türkiye’yi nasıl yöneteceği sorunudur. Erdoğan’ın düşmanlaştırma politikası, diktatörlüğe ve faşizme karşı mücadele eden cepheyi alabildiğine genişletmiştir. Şimdi önemli ve gerekli olan bu geniş cepheyi örgütlü hale getirmek ve ülkenin geleceğinde etkili olabilecek bir halk hareketine dönüştürebilmektir.



1957
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: