Bir kez daha ‘Êdi bes ê!’

17 Mart 2017 Cuma

CAFER TAR

Hollanda ve Almanya ile yaşanan krizin Türkiye’den Avrupa’ya göç etmiş veya mülteci olarak gelmiş insanların hayatlarına uzun vadede çok önemli etkileri olacak. 

Çok sıradan bir olay başkanlık sevdalı çevrelerce özellikle provoke edilerek çığrından çıkarıldı; hemen sonrasında ise aynı adamlar hiç utanmadan, sıkılmadan gazete sayfalarında; televizyon ekranlarında Hollanda ve Almanya ile yaşanan kriz sonucu “Evet” oylarında ortaya çıkması muhtemel artışın hesabını yaptılar. 

Bu tür iktidarların tutarlılık, ilke diye bir sorunu yoktur; bu gün evet dediğine yarın kolaylıkla hayır diyebilirler. Şimdilerde başta Hollanda olmak üzere neredeyse bütün Avrupa ülkeleri ile kavgaya tutuşmuş AKP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yakın bir zaman öncesine kadar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vizesiz Avrupa müjdesi veriyorlardı. 

Almanya ve Hollanda ile yaşanan kriz sürecinde sadece Hükümetlerin kimi konularda bir birlerinden farklı tutum alması durumu ile karşı karşıya değiliz. Burada yaşadığımız şey bunun çok ötesinde; sorumsuz bir iktidar sadece biraz daha fazla oy alabilmek için farklı inançları ve halkları bir birine düşmanlaştırıyor.

Daha önce bu halkla hiç bu kadar “kör gözüme parmağım!” misali bu kadar aleni alay edildiğini hatırlamıyorum. İnsanlar haklı olarak “hadi hükümet çevrelerinin bu tutumunu anladık da; Türk halkı bu kadar aptal mı; ne olduğunu görmüyor mu?” diye soracaklardır. 

Bu sorunun herkesi tatmin edecek bir cevabı yok. Başka toplumların tarihinde de her dafasında sonu hüsranla biten böylesi kollektif delilik dönemleri var. Mutlaka yaşanması da gerekmiyor ama modernleşme süresinin bir yerinde birçok toplum benzer süreçleri yaşamış; Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franko, Portekiz’de Salazar...

Yirminci yüzyılda Avrupa kıtasında ve Güney Amerika’da farklı zamanlarda yukarıdaki örneklere bolca rastlarsınız.

Hepsinin ortak özelliği; halk içinde yıllar içinde birikmiş, ön yargılar, gericilik iktidarlar tarafından abartılarak dolaşıma sokulur. Bir yandan içerdeki muhaliflere karşı cadı avı başlatılırken, diğer tarafından da dışarıda düşman arayışlarına girişilir; yoksa da yaratılır.

Örnekler tabi ki bir birinin aynı değil; ancak hepsinin mutlak iktidara giden yolda “Allahın Lutfu!“ olarak kabul ettiği bir olayı var; Örneğin Hitler için Kristallnacht (Kristal Gece) nasıl ki mutlak iktidara giden yolda önemli bir kilometre taşıydıysa, 15 Temmuz da aynı şekilde Türkiye’de mutlak iktidara giden yolda bir kilometre taşı olarak kullanılmak isteniyor.

15 Temmuz’un üzerinden neredeyse dokuz ay geçmiş olmasına rağmen geçenlerde başbakan Binali Yıldırım sanki müjde verircesine olağanüstü halin üç ay daha uzatılacağını duyurdu. Halbuki 15 Temmuz eğer halkın demokratik iradesine bir saldırı idiyse ve olağanüstü hal buna karşı bir tedbir idiyse; bu duruma yapılması gereken şey demokrasiyi geliştirmek olmalıydı.

Halkın iradesini hiçleştirerek demokrasiyi geliştiremezsiniz, bu tür tedbirlerin dünyanın her yerinde ve bütün zamanlarda varacağı yer bir süre sonra “bildiğiniz açık diktatörlüktür!”

İşin doğrusu biz yeni, kimsenin bilmediği bir şeyi yaşamıyoruz; dünyanın birçok yerinde farklı zamanlarda gösterime girmiş kötü bir filmi bir kez daha midemiz bulanarak izlemek zorunda kalıyoruz. 

Muhatabı olduğumuz durumu sadece basit bir iktidarda kalma isteği olarak değil; tam tersine halkın iradesini gasp etme, iktidardan bir daha hiç gitmeme çabası olarak düşünmeliyiz. Başkanlık sistemi diye önümüze konulan şey halklarımızın birlikte demokratik bir toplum kurma iradesine karşı ağır bir saldırıdır ve buna karşı oluşturacağımız savunma hattı da bu bilinçle oluşturulmalıdır.  

Biz de buna karşın; AKP İktidarının ayrımcı dilini red eden HDK-A gibi kurumlarımızı yaşadığımız her yerde güçlendirerek hem ülkede hem de Avrupa’da; ırkçılığın, ayrımcılığın, hatta daha çok da İslamofobinin ateşine odun taşıyan bu anlayışa artık dur demeliyiz, HAYIR demeliyiz.



804
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: