Amerikan yönetiminin yanıtlayamadığı sorular

15 Mart 2017 Çarşamba

AYKAN SEVER

ABD elitleri arasındaki çekişmeler, dünyaya demokrasi diye sunulan büyük aldatmacanın, her geçen gün yeni tutarsızlıklarının ortalığa saçılmasına neden oluyor.

Bunlardan biri Trump’ın eski güvenlik danışmanı Michael Flynn hakkında yürütülen tartışma. AKP’nin ABD’deki lobi faaliyetleri ve Flynn bağlantısı, bu yönde adımlar ilk atıldığında basına yansımıştı. Flynn’ın güvenlik danışmalığına aday olmasıyla birlikte bu tartışma daha açıktan yapılır hale gelmişti.

Saçmalığın bir yanı, bütün bunları ABD elitleri bizden daha iyi bildiği halde bunun yeni bir keşif gibi sergilenmesi. Burada sorguladıkları şey de Flynn’ın atanma öncesi ilgili kurumlara bunun bildirmemesi. Yani sizin kanlı bir diktatörden para alarak onun adına lobicilik adı altında “yalan, hile, şantaj vb.” yollara başvurarak politika yapmanız değil, bunu Adalet Bakanlığı’na bildirmemeniz ve vergisini ödememeniz yanlış. Tabii bir de başka bir devlet adına çalıştığınızı belirtmeden makam elde etmeniz.

Burada asıl “saçmalık” başka ülkelerde yolsuzluk- dolandırıcılık, ya da en azından görevi kötüye kullanarak çıkar temin etmek vb. kapsamda suç diye nitelenen durumun ABD’de legal ve demokrasinin olmazsa olmazlarından oluşu. Özetle siz bir seçim döneminde bir başkan adayı ya da senatörü para ve gücünüzle destekliyorsunuz, o da makamında sizin çıkarlarınızı savunuyor. Çıkarlarını savunduğunuz kişi mafya babasıymış ya da silah sanayinin başındaymış bunun bir önemi yok. Nasıl ABD’de canınızın istediği kadar silah sahibi olmak yasalsa, bu da öyle. Flynn ne yalan söylemekten ne de kanlı bir dikta adına çalışmaktan ceza almayacak. Peki bunu bilmiyormuş ve yeni öğreniyormuş gibi yapanlar, elbette onlar da. Hele hele başlarında Trump gibi aldığı desteğin fazlasıyla karşılığını veren biri olunca neden, kim, niye ceza alsın. Nitekim Trump iki önemli karara imza attı. Biri petrol ve doğal gaz şirketlerinin Amerikan hükümeti ve yabancı ülkelerden aldıkları ödemeleri açıklama zorunluluğunun iptaliyle yolsuzluk bu alanda serbest bırakıldı. Diğeri de savunma harcamaları artırma adı altında kamu kaynaklarından silah tüccarlarına para aktarılması oldu.

Bir diğer saçmalıksa “ABD’de yargı bağımsız” mottosu. Bunun hiç de böyle olmadığını anlamak için Adalet Bakanlığı tarafından görevden alınan New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara’nın pozisyonuna bakmak dahi yeterli. Bharara o meşhur “bağımsız yargı”nın içinde gerçekte kendiyle birlikte kovulan 46 Başsavcı gibi hükümeti temsil ediyordu. Obama’nın atadığı birisiydi. Trump da güya “kendini korumak için” onları görevden aldı. Şimdi soru şu Rıza Zarrab davası gibi yüzlerce davaya bakan bu kişiler dava açarken ve yürütürken kimi temsil ediyorlardı? Soruyu biraz daha değiştirerek sorayım. Mesleki kaderleri bir başkanın iki dudağı arasında olan baş savcılar işlerini yaparken gerçekten bağımsız olabilirler mi?

Hadi bir soru daha. Yakın zamanda Wikileaks belgeleriyle ortaya saçılan CIA’in dünyayı dinleme küstahlığını demokrasinin hangi düzeydeki billurlaşmış tecellisine borçluyuz?


Rakka sonrası ne olacak?

Geçenlerde basın toplantısı sırasında Beyaz Saray sözcüsü S. Spicer’a "Rakka düşerse oraya kim yerleşecek? Bir gün sonrasını planladık mı?" diye soruldu. Spicer “…hazırlanan planı izlersek, size daha fazlasını söyleyebileceğim.” gibi ne anlama geldiği belirsiz bir şeyler geveleyerek topu taca attı.

Aynı günlerde senatörlerin sorularını yanıtlayan Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı J. Votel’e, önce Güney Carolina Senatörü L. Graham’dan “Marksist, komünist YGP ile niye iş birliği yapıyorsunuz” homurtuları geldi. Daha sonra buna Senatör J. McCain “Erdoğan'ın ne kadar ciddi şekilde Kürtleri tehdit olarak gördüğünün anlaşıldığından emin değilim, Türkiye ve Kürt güçler arasındaki gerilim bir tren kazası yaratabilir” sözleriyle eşlik etti. Burada McCain’in bir temenniyi mi dile getirdiğini ya da el altında tutmak için ülkemizde iktidarda bulunan çete koalisyonun “hassasiyetlerine” mi selam çaktığını bilmiyoruz. 

Bildiğimiz bir şey varsa ABD’nin yüzyılı aşkın süredir devam ettirdiği “müdahalecilik” geleneğinin bize öğrettikleri: DAİŞ sonrası ABD bölgede kalıcı olmaya çalışacak. Bunun yolu da savaşı sürekli kılmasından geçiyor. Barış yerine savaşın süreğenliği bu bölgede bir yaşam kurma umudu taşıyan insanlar haricinde, coğrafyada etkin olan güçlerin tamamının (başta ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail olmak üzere) maalesef işine geliyor.



744
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: