Toplumsal hakikat ve yabancılaşma

03 Mart 2017 Cuma

ABDULLAH ÖCALAN

Şiir eski, özgür (tahakküm tanımayan) toplumun dili ve hakikatidir. İlk ozanlar bilgelerden, peygamberlerden önceki hakikat açıklayıcılarıdır. Bir toplumun dili ne kadar şiirsel ve ozan anlatımlı ise o denli özgür ve anlamlı bir toplumsal gerçekliğe sahip olduğunu yansıtır. 


Toplumsal gerçeklik gerek kendi içinde gerek dışında baskı ve sömürüye alan bırakmadıkça anlam ve hakikatinin özgür gerçekleşiminden bahsedilebilir. Bu durumda anlam ve hakikat özgürdür. Özgür olmak, anlamlı ve hakikatli olmakla mümkündür. Özgürlüğü olmayanın kimliği dolayısıyla anlamı ve hakikati de olmaz. 

Doğal koşullardan kaynaklanan tehditlerle (kıtlık, vahşi hayvanlar, iklimsel zorluklar, bulaşıcı hastalıklar) bollukların (bol yiyecek taneleri, meyveler, av hayvanları, elverişli iklimler, güvenlikli ve sağlıklı ortamlar) egemen olduğu koşullardaki hakikat biçimleriyle toplumsal baskı ve sömürünün sürdürüldüğü toplumlardaki hakikat biçimleri farklı oluşur. Ana hatlarıyla sıralarsak;

1- Henüz toplumsal tahakkümün (hiyerarşi ve devlet) gelişmediği koşullarda hakikatin başlıca ifade biçimleri mitoloji, din ve sanatlardır. Felsefe ve bilimin payı sınırlıdır. Ağır basanı ise mitolojidir. Mitoloji bilindiği üzere söylence, efsane, masal, öykü biçimindeki anlatılardır. Mitolojilerde mutlaka bir hakikat gizlidir. Daha doğrusu hakikatin bir söylem biçimidir. Uygarlığa batırılmamış din de mitolojiye göre inanç yanı daha ağır basan, hakikat değerliliğine kesinlik katan bir biçimdir. Din, kesin olduğuna inanılan mitolojilerdir. Din inanç ve yargılarında hakikatle eşitlenme, özdeşleşme vardır. Bilgelik (felsefe) ve bilim mitoloji ve dinin ağır etkisini taşır. Sanat, bir hakikat biçimi olarak din ve mitolojik zihniyetle sıkı bağ içindedir. Müzik ve çizim olarak anlamı ifadelendirmek ister. Müzik, resim ve heykele yüklenen anlamı araştırmak önemli bir hakikat çalışmasıdır. Önemli olan müziğin, resmin, heykelin kendisi değildir, ifade ettikleri anlam, hakikat olarak değerleridir. 

Mitoloji ve dinin dilinin şiirselliği esastır. Dilin kendisi doğuşundan uzun süre şiirsel anlatımlıdır. Dolayısıyla şiirle hakikat arasında sıkı bir ilişki vardır. Şiir eski, özgür (tahakküm tanımayan) toplumun dili ve hakikatidir. İlk ozanlar bilgelerden, peygamberlerden önceki hakikat açıklayıcılarıdır. Bir toplumun dili ne kadar şiirsel ve ozan anlatımlı ise o denli özgür ve anlamlı bir toplumsal gerçekliğe sahip olduğunu yansıtır. 

2- Sınıflı ve devletli toplum sistemi olarak uygar toplum hem içinde hem dışında tahakküme uğradığı ve yarıldığı için anlam ve hakikat olarak da parçalanır. Mitolojik ve dinsel anlatıma tahakküm karıştığından hakikat yabancılaşır. Yabancılaşma uygar toplumun özüne, varlığına ilişkindir. Sadece söylemsele dayanmaz. Yabancılaşma hakikati kemirerek, yontarak, eriterek yaşanır. Yabancılaşmanın hakikat olarak değeri çarpıtılma, bastırılma ve karartmaların kabulü için girişilen çabalar sonucu sürekli azalır. Savaşılacak bir hakikati kalmadığında yabancılaşma anlamsız bir yapılar yığını haline gelir. Toplum için sadece bir yüktür. Bir nevi toplumsal hastalıktır. Tutuculuk, softalık, faşizm biçiminde patolojik adlarla anılır. Yabancılaşma hastalık halindeki toplumsal gerçeklik olarak artık anlamsızdır. Anlam yitimi en tehlikeli toplum haline yansıtır. 

Uygarlığın toplumsal doğasında hakikatin yaşadığı yarılma ve çatışmalar bütün biçimlerinde izlenebilir. Mitoloji ve dinin hakikat değeri düştükçe anlamlı ve canlı şölen havasında tapınılan tanrıça ve tanrılar yerlerini artık değerden düşmüş putlara bırakırlar. Görkemli, kutsal, mükafatlandıran tanrıça çağından; cezalandıran, kullaştıran tanrı çağına geçilir. Aslında toplumsal dönüşüm (komünalden sınıflı topluma) kendini hakikatte böyle ifade etmektedir. Sümer toplumunda bu dönüşüm çok canlı izlenebilir. Bu gelenekler çatışması bile orijinal anlamını Sümer toplumunda bulur. Bu iki gelenek, çağ sanatlarında çarpıcı olarak yansıtılır. Tanrıça çağı İsa’nın anası Meryem’e kadar yansısını sürdürür. Kapitalizmin, hakim sistem haline gelirken tanrıça çağının son temsilcileri olan “cadı kadın” ları yakarak modernitesini inşa etmesi, son derece düşündürücü ve öğreticidir. 

Uygarlık çağında felsefe ve bilim, hakikatin ifade biçimleri olarak önem kazanırlar. Bunda hakikat arayış ve mücadelesi temel rol oynar. Mitolojik ve dinsel anlatımla kendini eskisi kadar gizleyemeyen maskeli tanrı-kralların yerini metafizikle örtünmeye çalışan sistemler alır. Metafizik; nesnel idealizm olarak tek tanrılı dinlerin yetmezliğe düşmesi sonucunda hakim uygarlık sistemlerinin öznelliği olarak geliştirilir. Tanrı yerine hakikat olarak “idea”lar ikame edilir. İdealizm, devletleşen tanrı olarak daha çok hakikatmiş gibi sunulur. Bu nedenle idealizmle yabancılaşma arasında sıkı bir ilişki vardır. Toplumsal hakikatler tanrılarla değil, idea’larla ifade edilmeye çalışır. Toplumsal hakikatin aşınıma, erimeye, çarpıtılmaya uğraması idealizmle önemli bir aşama kaydeder. 

Hegemonik iktidar ve sömürü sistemi olarak uygar geçinen sayısız devlet gittikçe daralan toplumsal anlamlılığını gizlemek için abartmalı, süslemeli, heybetli sanatsal biçimlenişlere de ağırlık verir. Örneğin Roma ve Grek uygarlığı mimari, heykel, müzik, mozaik alanında hakikat olarak böylesi bir sunuma çok önem verir. Sistem kendini ne kadar abartmalı sunarsa o denli bir toplumsal anlamı (sömürülen, ezilenlerin gerçeğini) gizlemeye, çarpıtmaya çalışır. Bilim, felsefe ve sanat; mitolojik ve dinsel çağda olduğu gibi iktidara bağlanır, devletleştirilmeye çalışılır. Dolayısıyla toplumsal yarılmaya karşılık gelen bir bilim ve felsefi mücadele süreci yaşanır. İktidar ve devlet sahiplerinin emrine girdikçe dogmalaşıp hakikatle bağını yitirir, yabancılaşmanın bir söylem aracı olarak rol oynarlar. Hakikatle bağını yitiren mitolojik ve dinsel ifadelere karşı hakikat ifadesi olarak gelişen bilim ve felsefe, toplumun kendisi için değil, baskı ve sömürü tekellerinin çıkarı için rol değiştirdiğinde tıpkı eski mitolojik ve dinsel yabancılaşmalar gibi dogmalaşıp hakikatle olan bağlarını yitirme sürecine girerler. Sanatlarda da benzer süreçler yaşanır. Hakikatle bağını yitiren sanatlar abartmalı ve minimalize olarak toplumsal gerçekliği ifade etmekten uzaklaştılar. 

Uygarlık çağında tahakküm nedenli toplum sorunlar, hakikatin bütün ifade tarzlarında kendini sorgulamayı ve çözüme kavuşmayı dayatırlar. Hakikat sorunlarının kaynağı toplumsal olduğu kadar çözümleri de toplumsal bilim kapsamındadır. Toplumsallıkla bağını yitiren bilimin yabancılaşması dolayısıyla hakikatle bağını yitirmesi kaçınılmazdır. Kendini hakikatin tüm yöntemlerinde yetkinleştirmiş toplumlar, sorunlu olmaktan ve yabancılaşmadan kurtulmuş eşitlikçi, özgür ve demokratik (ahlaki ve politik) toplumlardır. 



1691
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: