Dinin gösterisi ve imanın yitimi

02 Mart 2017 Perşembe

ABDURRAHMAN AYDIN

Fethi Benslama, eski sömürge ülkelerde İslamcılığın yükselişini bir tür çarpık modernleşme deneyimine bağlıyordu. Modern söylem, öyle herkesin erişimine açık olmayan bir dil kullanarak, bizzat iletişim düzeyinde bir yarılma ürettiği için, insanların kendi gerçeklikleri hakkında konuşup düşünebilecekleri bir dilden yoksun oluşları nedeniyle, bir sahicilik jargonunun oluşmasına da hizmet eder. Mesele jargonun bir sahicilik oyununu üretmesi meselesi halini alınca da hiçbir söylem bu boşluğu doldurmaya İslamcılık kadar güçlü bir aday olamaz. Çünkü çarpık modernleşmenin ürettiği ve dolaşıma soktuğu dil, insanlar için, kendi koşullarını kendi dilleriyle düşünemeyecekleri bir uzam yaratıyordu. İşte gerçeklik ile onun konuşulmasını sağlayacak becerinin dili arasındaki bu mesafedir İslamcı söylemin bir tür sahicilik jargonuyla doldurduğu boşluk.

Bu boşluğa yerleşen İslamcıların yaptıkları ilk iş, kolaylıkla ahlaki yargılamalarda bulunabilecekleri bir dil inşa etmek oldu; böylelikle de dili, sözcüğün kötü anlamında ahlaksallaştırdılar. Bu ahlaksallaştırmaya, Benslama’nın ifadeleriyle, iç çelişkiden bağışık, yekpare bir İslam koydular ve İslam ile Batı arasındaki kutuplaşmayı da iyice keskinleştirdiler. Bu keskinlik içerisindeki temel tutumları da, olgu ve olayların kökensel haline bir geri dönüş arzusu içeren bir özne inşa etmek biçiminde belirdi. Köken, elbette Asr-ı Saadet’e işaret ediyordu. Fakat bunun anlamı, bu kökene sonradan eklenmiş her türlü hukuksal ve siyasal öğenin de bertaraf edilmesiydi. Bir tür saflık arayışı, dolayısıyla püriten bir ahlakın da üretimi… Fakat siyasetin de kendi kökensel biçimine geri döndürülmesi anlamını içeriyordu bu.

Bu durum da, özneyi, yorumlama kapasitelerinden koparılmış, kendisine salt taklit alanı bırakılmış bir özneye dönüştürüyordu/dönüştürüyor. Böylelikle, üretilen yekpare İslam anlatısı, bir yandan kendi öznelerini kurarken, bir yandan da bu özneler söz konusu anlatının üreticileri durumunda beliriyorlardı. İkili bir süreç: Yorum damarları kesilmiş öznenin inşası ve yanı sıra yorum damarlarını kesecek kesinlikte, çelişkisiz bir anlatının inşası.

Bu İslami anlatı içerisinde Batı, olumsuzlanan bir öğe olarak sürekli muhafaza ediliyor. Batının olumluluğu ya da olumsuzluğu bir kenara, asıl üzerinde düşünülmesi gereken şey, belki de, bu kadar olumsuzlanan Batı’nın İslami söylemde en çok başvurulan terimlerden biri olmasıdır. Batı’nın çürümüşlüğünden tutun da ailenin kaybolmuşluğuna dek… Bu, açıkça İslamcı kimliğin oluşumunda olumsuzlanmış bir Batı’nın çok köklü bir yer tuttuğu anlamına gelmektedir. Buradaki sorun, dinsel bir söylemin kurucu öğesinin, yine o dinsel söylemin dışında, üstelik olumsuzlanmış bir öğe olmasıdır. Bu durum, kaçınılmaz bir biçimde Din’i gösteri haline getirir ve bu gösteriden İman’ını yitirmiş bir Din kalır geriye. Dünyanın en korkunç mahlûkudur Din sahibi olup da İman sahibi olmayan. Çünkü bu durumda hem siyaset, siyaset olmaktan hem de Din, Din olmaktan çıkar. Herhalde İslam’ın en büyük düşmanları bizzat İslamcıların kendileridir de kendi suçlarını görünmez kılmak için kendileri dışındaki herkese bu kadar ahlaksallaştırılmış ve suçlayıcı bir dille yöneliyorlar.

Bir ideoloji olarak İslamcılık, çarpık bir modernleşmeye verilmiş çarpık bir yanıttan ibarettir. Gerçekte bu çarpık modernleşmeyi reddediyor da değildir. Bu kadar kolaylıkla gösteri halini alabilmesi bunun açık kanıtıdır. Modern gösterinin biçimini değiştirerek o gösteriye katılmak… Son kertede kazanan bu sapkın gösteridir, İman değil. Dilin bu kadar ahlaksal bir gösteri olarak belirmesi de, en nihayetinde öznenin ahlaki eleştiriden ve özeleştiriden muaf olması durumunu tahkim eder ki, mevcut haliyle zaten yoruma kapatılmış bir dinsel biçim içerisinde, hem dinsel olan hem de siyasal olan son derece şeklî şeyler halini alırlar. Böylelikle geriye kalan, kötülüğün sıradanlığıdır. Ne dinsel, ne de ahlaki sorumluluklar üstlenen bir öznenin sıradanlığı, sıradan kötülük…



786
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: