Musollini ile çay!

12 Ocak 2017 Perşembe

AVA NEŞE KALP

Mussolini dönemine dair bir film olan "Tea with Mussolini" (1999)’yi izliyordum. Bir kaç Amerikalı ve İngiliz kadının İtalya’da bu döneme dair yaşantısı ile ilgili bir film. Hatta bunlardan bir tanesi bir dönem Amerika’nın İtalya  başkonsolosunun eşi ve Mussolini ile de özel diyalogları var. Mussolini yani “tanrının armağanı’na son derece inanıyor ve güveniyor. Sokaklarda günümüz Türkiye’sindekine benzer sivil giyimli çeteler oraya buraya saldırmaya başladığında, bunların Mussolini'nin faşistleri olmadığını, anarşistler olduğunu ısrarla savunur. Hatta düzenledikleri çay partisinin, bu sivil çetelerce basılmasını Mussolini‘ye “bildirme” amacıyla onu ziyaret eder. Mussolini nazikçe elini öper ve kendilerinin koruması altında olduğu garantisini verir. Büyük bir mutlulukla dönen kadın kısa bir süre sonra tüm diğer kadınlarla toplanıp eski bir okul binasına kapatılır. Orada bir süre kaldıktan sonra bir hotele yerleştirilirler. Bunun Mussolini tarafından yapıldığını düşünen kadın, daha sonra Mussolini'nin ona verdiği hiçbir sözü tutmadığını görerek büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Özenle koruduğu torunu devrimcilere katılır. Bir hile ile elindeki malları kendi üzerine geçiren sivil bir polisin elinden, hiç sevmediği ancak daha sonra hotel masraflarının onun tarafından ödendiğini ve hayatinin tehlikede olduğunu öğrendiği kadının kaçırılarak kurtarılmasına katkıda bulunur. Mevcut faşist sistemi, kendi hayat deneyimi ile öğrenir. Daha önce nefret ettiği anarşistlere katılan torunu ile gurur duyar. 

Sanırım bu hikaye şu an meclis gündeminde olan bir diktatörlük belgesinin çıkarılmasına katkıda bulunan ya da bulunmayıp ona yönelik kaygısızlık hali içinde olan pek çok vatandaşın hikayesi ile çakışacaktır. Türkiye’nin mevcut hali, İtalya ve Almanya’nın geçmişi ile büyük bir benzerlik taşıyor. Diktanın sertleşerek en kati halini almasına doğru hızlı bir kayış mevcut. Bir tür dönemeç yani. Tüm toplumu bir kişinin eline vermek, onun sözlerine güvenmek gibi bir delilik hali... Tarihten biliyoruz ki diktatörler verdikleri sözleri tutmazlar, çünkü böyle bir zorunlulukları yok. Tutmadığı zaman bir yaptırımı yok. 

Şimdi bütün bir ülke böyle bir kişiliğin eline tutuşturulmaktadır. Çok kısa bir zaman sonra bugün yaşadıklarımızın bin misli bir deliliğe doğru sürüklenmiş olacağız. Kürtlere yönelik imha döneminde Batı’dan ses çıkmış olsaydı bugün bunları yaşamazdık. Bugün olana bir itiraz dinamiği yükselmezse, yarın olacakları hayal etmek de imkansızdır. Tüm diktatörlükler ancak şiddet ve baskı ile ayakta kalabilirler ve şiddetle giderler. Savaş en önemli varlık sebepleri olduğundan sürekli olarak çatışma ve savaş peşinde olurlar. Böylece toplumun dikkatini kendilerinden başkasına çevirerek, yaratılan düşmanın üzerine odaklanmasını sağlayarak, iktidarlarını sürdürebilirler. Bu da net "itaat” talebini gerektirmektedir. Kendi mesleğini bitirmek için canla başla çalışan başbakan Binali Yıldırım’ın “itaat et, rahat et” sözü tam olarak buna işaret etmektedir. 

Bütün bunlardan yırtabileceğini sananlar, eski sefir elçisinin yaşadığı hayal kırıklığının daha somut ve yakıcı halini yaşamaktan kurtulamayacaklardır. Bu süreçte her zaman olduğu gibi çatışma ve savaşlarda öne sürülen yoksul çocuklarının cenazeleri ailelerin kucağına bırakılacak, mezarlıklar genişleyecek, hapishaneler çoğalacaktır. Bir de hepimizin hayatından çalınan en az yüz yıllık bir kayıp olacak… 



1072
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: