Beyin göçü

11 Ocak 2017 Çarşamba

SUNA DİRİM

Nazi Almanyasının Yahudiler kadar yetişmiş bilim adamı ve kadınlarına, sanatçılara ettikleri hepimizin malumu. Tarihin tekrarla ilerlediği bu acı bilgiden payımıza düşeni biz de aldık. 1930’ların en sert günlerinde İstanbul’a kaçanlar, buradaki çeşitli üniversitelerde göreve başlamış, tıptan fizik, kimyaya kadar birçok alanda ders vermiş, öğrenci yetiştirmişti. 

Geldik  2017’ye. 800’ye yakın akademisyen ucube KHK’larla ihraç edildi. İçlerinde elbette Barış İçin imza atan akademisyenler var. Kıyım kimseyi şaşırtmayacak derecede Kürt illerinde başladı ve hızla yayıldı. Başlarına gelecekleri önceden hisseden, işinden, evinden olanların bir kısmı kaçıp canını kurtarmıştı. Kalanlar kendilerine ve öğrencilerine inançlarını sonuna kadar korumaya çalıştı ama ne fayda! Şimdi hepsi kapının önünde. Emekli maaşlarına bile el koydular. İslami faşizmin tüm yöntemlerini sistematik olarak yaygınlaştırması, başkanlığın kabulüyle birlikte cumhurbaşkanının bizzat kadı gibi çalışması her şeyi daha da kötüye götürecek.

Hapishanelerde 80’lerden intikam alırcasına gardiyanların yüksek sesle Kuran okuduğu, İmam Hatiplerin pıtrak gibi çoğaldığı, dekanların bile destursuz öğretim üyelerinin odalarına girip, baş zabitlik yaptığı, rektörlerin CB karşısında esamesinin bile okunmadığı bu dönemde halimize bakıp dertli çalmamak mümkün değil.

Peki ne olacak? Bu kadar kişi nereye gidecek, o değerli hocaların yerine kimler gelecek? O güzelim öğrenciler ne yapacak? Her ne kadar Ege Üniversitesi Psikoloji bölümünden ihraç edilen Melek Göregenli, üzülmeyin yine geleceğiz diyerek bizi teselli etmeye çalışsa da durumun vahametini gölgeleyemiyor ne yazık ki. Eleştirel düşünce, akademik özgürlük gibi lafların altını dolduran, arkasında durabilen kaç kişi var kalanlar arasında, bir fikri olan beri gelsin. 

Bütün bu olanlara “beyin göçü” demek hafif biliyorum, olsa olsa beyin göçertmesi, insan aklını feshetmeye, gittikçe toplumsal bir deliriuma doğru yol almaya açıldığımızın büyük resmi bu izlediğimiz.. Herkes Eduardo Galeano’nun “kötümserliği daha iyi günlere saklayalım” lafını ağzına sakız etmiş, etmiş de ne çiğniyor ne yutabiliyor. Korku dağları bekliyor ama beri yandan direnen akademisyenler de sokakları boş bırakmıyor. Umarım Nuriye Gülmen inadı ve kararlığı hepsine sirayet eder ve kısa zamanda masalarına, kürsülerine ya da öğrencilerine kavuşurlar. Aynı şeyi Kürt edebiyatçılara da yapmışlar ama yememişti; niye görevden aldılar, beş gün misal edebiyatçı-öğretmen Murat Özyaşar’ı gözaltında tuttular sonra tekrar niye göreve iade ettiler, bunu eminim Murat da akılla açıklayamıyordur. Kemal Varol gibi, Selim Temo gibi edebi eserleriyle de öne çıkanları özellikle seçtiklerini düşünmeye başladım artık. 

İflah kesme, ellerindeki kalemi kırma, süründürme, yıldırma, adına ne derseniz deyin bile bile susturmaya, durdurmaya çalışıyorlar. Muktedirin tek bildiği şey, muhalefetin –büyük küçük demeden- önünü kesmek. Hoş memlekette şöyle okkalı muhalefet yapan mı kaldı derseniz, siz de haklısınız, oturduğumuz yerden üflüyoruz, hepsi bu! 

Ne diyeyim kötümserlik için acele etmeyelim mi yoksa sokağı boş bırakmayalım mı? Bana ikisi de pek inandırıcı gelmiyor. Ama cevabınızı duyar gibi oluyorum; dağlar ne güne duruyor? Haklısınız, vallahi haklısınız! 



635
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: